3. BÖLÜM: ÖNEMLİ İŞLERE ÖNCELİK


"İnsanlar hayata bakış açılarını aldıkları kültür ve topluma hükmeden sosyal kabul ve teamüllere göre belirlemektedirler. Bu itibarla hayatımızı olumlu anlamda yönlendirip, plânlayacak sağlam değer ölçüleri bizim için çok öncelikli bir önem taşımaktadır. Manevî ve ahlâkî duyguları dışlayan kıymet hükümlerinin insanlığa saadet değil felâket getirdiğini unutmamalıyız".
Orhan Karmış(1998).

45. Kıymet Hükümleri
--------------------

Hayatın çapraşık güzergâhlarında yanlış yollara sapmamak için elimizde doğru yolu gösteren bir pusulamız olmalı. Ya da bizi yanlış yönelmekten, yanlış tercihler yapmaktan koruyan bir rehberimiz bulunmalı. Kıymet Hükümleri dediğimiz şey işte budur. Değerli bilim adamı Sn. Karmış(1998) kıymet hükümlerini şu ifadelerle çerçevelemektedir: "Hayatımıza yön veren, bize kişilik kazandıran, âdeta bizi biz yapan temel inanç ve davranış prensiplerimiz vardır. Hayatımızı plânlarken bunların emir ve etkisinden kendimizi soyutlama imkânımız yoktur. Niçin öyle değil de böyle davrandığımız, başlangıçta ciddîyetle tamamlamayı düşündüğümüz önemli bâzı teşebbüslerden bazen beklenmedik şekilde neden vazgeçtiğimizin önemli sebepleri olmalıdır. Sorumluluk taşıyan kişilerin anlamsız macera heyecanlarıyla harcayacakları vakit ve imkânları olmadığına göre, bu kabil ciddî kararlarda onları yönlendiren ciddî kriterlerin bulunduğunu düşünmek zorunda kalırız. Gerçekten de dikkatle incelenirse istikrarlı bir çizgi tutturmuş şahsiyetli insanların bütün hareketlerinde belli kural ve prensiplerin hâkim olduğu görülecektir.
Bu kural ve prensiplerin aslı, kaynağı nedir? İnsanları yönlendiren bu temel kaideleri kim koymuştur? Bunların güç ve etki kaynağı nedir? Sâdece fertleri değil, çoğunlukla bütün bir toplumu yönlendiren bu sihirli güç nereden gelmektedir? İnsanlık tefekkür tarihinde aslında asırlar boyu bu sorular hep tartışma konusu olmuştur.
Güzel ve çirkin, iyi ve kötü, doğru ve yanlış, yararlı ve zararlı kavramları üzerinde akıl yormayan var mıdır? Elbette ki bu kavramların her biri konusunda gerekçeli değer hükümleri ortaya konulurken çeşitli bilimsel açıklamalar yapılmaktadır. Ama bâzı durumlarda bilimsel olmaktan çok inanca yönelik telâkki ve kabullere müracaat etmek kaçınılmaz hâle gelmektedir. Özellikle söz konusu kavramlar arasında çıkacak çatışma ve çelişkiler bazen inanç ve maneviyat faktörünü ön sıraya geçirebiliyor. Sözgelimi sevap ve günah ayırımında bazen yarar-zarar kavramları akıl, duygu ve bencillik avantajına rağmen ağırlık ve etkisini kaybedebilir. Dinen günah sayılan bir fiil görünüşte faydalı bile olsa değer hükmü onun terk edilmesinden yanadır. Bâzı manevî ve ahlâkî değer hükümleri vardır ki bunları basit menfaat hesapları karşısında savunmak mümkün değildir. Fertleri ve toplumları sosyal ve ahlâkî alanda belli kalıp ve kategorilerde şekillendirip yönlendiren değer hükümlerinin dinî, kültürel, estetik, bilimsel ve felsefî dayanakları vardır".
• Değerler Kopya edilmez,
Gazete, dergi gibi periyodik veya güncel yazılı basın, radyo, televizyon, sinema ve tiyatro gibi göze ve kulağa hitap eden kültürel yayınlar, içinde yaşadığımız sosyal ortam değer yargılarının oluşmasında çok önemli rol üstlenmektedirler. İnsanlar hayata bakış açılarını aldıkları kültür ve topluma hükmeden sosyal kabul ve teamüllere göre belirlemektedirler. Genelde uyum sağlayacak şekilde değerlerimizi geliştirmeye çalışırız. Ama uyum sağlamanın işe yaramadığı durumlar da olabilir. Kendi değerlerimize aykırı olduğu hâlde, başkalarının yaptığını kopya ettiğimiz durumlarda uyumlu görünsek de, huzursuz oluruz. Başkalarını kopya ettiğimiz zaman, değerlerimizin onayını onlarda ararız. Başkalarının onayını  elde etme isteği bizi öz değerlerimize aykırı davranmaya zorlar. Bu körü körüne inanma, bizi hayatımızın kontrolünü kaybetmeye götürür. Değerler kararlarımızın rehberidir. Kendi değerlerini iyi bilen ve onlara göre yaşayan insanlar, toplumda lider durumuna yükselirler. Hangi ırk, din ve ülkeden olursa olsun, insanlığın örnek değerleri olmuş şahsiyetlerin biyografilerini incelediğimizde hiç birinin başkalarının değerlerini kopya etmediklerini, kendi değerlerine sâdık, kişiler olduklarını görüyoruz. 
Liderler, kendilerine hayranlık duyulan, herkesin kendisine saygı gösterdiği kimselerdir. Çünkü liderler kendi değerlerine sahip çıkan, standartlarını yalnız açıklamakla kalmayıp, onlara göre yaşayan insanlardır. Onlar özü ve sözü bir olmanın gücünü taşırlar. İnandıkları istikamette kesin bir tavır benimseyenlere hepimiz hayranlık duyarız. Onların fikirlerine katılmasak bile yine de saygımız eksilmez. Kıymet hükümleri tutarlı insanların toplumları ve kültürlerini etkileme gücü vardır. Bir liderde değer tutarsızlığı görülmesi, ona bağlananlar arasında tarif edilmesi çok zor bir büyük ıstırap kaynağı olur. Bu itibarla hayatımızı olumlu anlamda yönlendirip plânlayacak sağlam değer ölçüleri bizim için çok öncelikli bir önem taşımaktadır. Biz kendimiz olmalıyız. Kendi değerlerimizle uyumlu yaşamalıyız.
İkinci bölümde genel olarak tasnif ettiğimiz (aslında binlerce alt ifadeye bölünebilecek) ihtiyaçlarımızı sıralarken kıymet hükümlerimiz(değer yargılarımız) bizi yönlendirir. Bu ihtiyaçları karşılamak için zaman dahil tüm imkânlarımızı nasıl tahsis edeceğimizi yine kıymet hükümlerimizle belirleriz. Demek ki alternatifler arasında önem hiyerarşimizi belirleyip, karar vermemize yardım ederek, fertleri ve kurumları başıboşluktan kurtarmaktadır. Değerlerimiz her türlü deneyime nasıl tepki göstereceğimizi belirler. Tıpkı bilgisayardaki işletim sistemleri gibidir. Bilgisayara istediğimiz programı koyabiliriz. Ama bunu bilgisayarın kabul edip etmeyeceği veya kullanıp kullanmayacağı, işletim sisteminin(değerlerimizin) fabrikada nasıl programlandığına bağlıdır. Beynimizdeki muhakeme bölümünün işletim sistemi değerlerimizdir.
Ehem ve mühim kavramları, kişinin şahsiyetini belli eden ölçülerdir. Bir şeyin önemli(öncelikli) veya az önemli(az öncelikli) kabûl edilmesi kavramları doğuştan îtibâren gelişir. Başlangıçta ebeveynlerin telkîni altındadır. Daha sonra eğitim, yaşanılan çevre ve zamanla kazanılan tecrübeler de bu değerler sıralamasında etkili olurlar. Ebeveynler telkinleriyle "ödevlerimizi" öne çıkarırken, piyasa ve hareketli çevre "arzularımızı, hayallerimizi" ön sıralara yerleştirir. Arkadaş grubu, kulüpler, dernekler, günümüzde televizyon kıymet hükümlerinin şekillenmesinde çok etkili olmaktadır.
Bir özellik bir toplumda övülürken, diğer bir toplumda yerilebilir. Gülmek amerikan toplumu için çok önemli bir özelliktir. Herkes gülmeli, gülmeyi öğrenmelidir. Gerekirse gülen birisini taklit ederek dahi gülmeyi öğrenmelidir. Ama bizin toplumumuzda, özellikle Anadolu'nun küçük kasabalarında gülmek terbiyesizlikle bir tutulur. Çok gülen bir çocuğa "sırıtma" diye ikaz edilir. "Gülme", "sırıtma", "sus", "karışma", "adam gibi ol" diye şartlandırılan çocuklar, büyüyünce hep ciddi, çekingen ve suskun oluyorlar.
Dinler kendi inananlarına bir değerler sistemi sunar. İslâmiyet âhiretteki sonsuz saâdete kavuşabilmek için, dünyada neyi yapıp, neyi yapmayacağımızı, yapacaklarımızı hangi önceliklere göre sıralayacağımızı târif eden, ilâhî ölçüler sistemidir. 
Prensip kararları dediğimiz şey kıymet hükümleriyle alâkalıdır. Atasözleri toplumların değer yargılarından süzülmüş birikimlerdir.
Tahsil bir meslekte öncelikler sistemini kavramak, ne, niçin, nasıl sorularına doğru cevaplar bulmaya yardımcı olmak için yapılır.
Anayasa bir toplumun temel yasalar ve ilkeler sistemidir. O toplumun temel değerlerini yansıtır, yansıtmalıdır. Yasalar temel değerlerle uyuşmuyorsa, gelişmelerle gelişmiyor ve çelişiyorsa, o toplumda huzursuzluklar doğar. Nitekim ülkemizde 75 yılda üç anayasa yapıp değiştirerek ve yeni bin yıla yeni bir anayasa ile girme çabalarımızla bu gerçeği doğruluyoruz. 
Şahsiyet(kişilik) bir kimsenin kıymet hükümleriyle oluşmuş davranışlarının ifadesidir.  Kültür,  bir cemiyetin  kıymet hükümlerini yansıtır.  Kültürü tahrip edilmiş, değerler sistemi yıkılmış bir milletin gündeminin basit, ucuz, iğrenç hafifliklerle nasıl doldurulup, milyonların senelerinin heba edildiğini yaşadığımız yıllarda çok yakından biliyoruz. Komünizmin çöküşü bir değer değişmesidir. Şartlandırıldıkları komünist kültürün(değerlerin, önceliklerin) başka kültürler karşısında kendilerini çok geri bıraktığını fark eden insanların uyanışıdır. Eğer Marksist-Leninist ilkeler, insanların fıtratıyla, değerleriyle tutarlı olsaydı bir insan ömrü içinde yıkılıp gider miydi?
Fertler ve ülkeler için olan şey, şirketler için de doğrudur. Şirket kültürü, maddî hedeflere varmak için o şirkette çalışanların çalışma tarzlarını ve insan x insan, insan x eşya ilişkilerini tarif eden kimliğidir, şirketin parmak izidir. Şirketin duvarlarına asılan "önce insan", "kalb kırmayın", "îtibârımız paramızdan kıymetlidir" levhaları o kuruluşun kıymet hükümlerini yansıtmaktadır.
Dengeli bir hayat ve öncelikler sistemi ruh sağlığımız ve başarımız için gereklidir. Halk arasında  bâzı kimseler için "ne yapacağı belli olmaz" diye söylenir.  Bu ifâdenin altında; "kıymet hükümleri tam teşekkül etmemiştir, olaylar karşısında tavrı kestirilemez, sürpriz davranışlarla karşılaşabilirsiniz" anlamı yatmaktadır.
Günlük yaşayışımızda, meslek hayâtımızda farkında olarak  veya olmayarak, hep kıymet hükümlerimizin yönlendirmesi altındayız. Bâzı şeyleri bâzı şeyler uğruna fedâ ederiz. Ama bunları bilmekle, gerçek bir önem sırasına koymak ayrı şeylerdir. Bunun için hayatımızı inceleyip, gerçek değerlerimizle yüzleşmemiz lâzımdır.

46. Gökdelenler Arasında İmtihan
--------------------------------

Sizi değerlerinizi fark etmeye ve değerlerinizle yüzleşmeye sevk etmek için iki gökdelen arasında gerili bir kalas üzerinde yürümeye davet ediyorum.  Bu örnek Smith(1998, s. 61) tarafından geliştirilmiştir. O buna  I Kalasını geçmek adını vermektedir. Tek farkımız yer ve yükseklikte. Smith insanları New York Manhattan'da Dünya Ticaret Merkezi denilen 445 metre yüksekliğindeki ikiz kuleler arasında gerili bir kalas üstünde yürütüyor. Ben ise daha insaflı davranıp İstanbul Levent' de Sabancı İkiz Kulelerinin arasında yürümeye davet ediyorum! 
Size bir dizi değeri benimsetmeye çalışmayacağım. Bu hem gereksiz bir çaba olur, hem de uygun düşmez. Sizin zaten sahip olduğunuz kendi değerleriniz var. Yine de sahip olmak ile onlar belirlemenin iki ayrı şey olduğunun altını çizmeliyiz. Hayatınızı inceleyip gerçek değerlerinizle yüzleşmek hayatınızdaki en zor fakat çok faydalı bir tecrübe olabilir. Bu o derece önemli bir eylemdir ki, insanların değer ve amaçlarını çözümlemek için beş ile yedi saatlerini sâdece bu işe ayırmalarını tavsiye ederiz.
Senaryo gereği, evinize konuk olarak geldiğimi ve yanımda 40 metre uzunluğunda I şeklinde bir "kalas" getirdiğimi hayal edin. I kalasının ne olduğunu bilmiyorsanız, açıklayayım. I kalası, inşaatlarda kullanılan çelik bir kalastır. Enine kesiti büyük I harfine benzer. Yana yatırırsanız H kalası olur. İşte bu I kalasını evinizin önüne, sokağa bıraktığımı varsayın. Bütün komşularınız dışarı çıkmış, ağızları bir karış açık vaziyette ona bakarak, ne tuhaf insanlarla komşuluk yapmaya başladıklarını düşünüyorlar. Ama siz buna aldırış etmiyorsunuz, çünkü bu I kalası sizin için para demek. Dolayısıyla birkaç tuhaf bakışa katlanabilirsiniz. İnsanların ne düşündükleri umurunuzda bile olmaz, değil mi?
Şimdi, ben kalasın bir ucunda duruyor ve sizin de benden 40 metre ötedeki öbür uçta durmanızı istiyorum. Siz öbür uca doğru yürüyorsunuz, oraya ulaştığınızda ben elimi cüzdanıma sokup yüz dolarlık bir banknot çıkarıyorum. Ve size yüksek sesle söylüyorum: "Eğer bu kalasın üstünde, iki dakika hiç düşmeden yürürsen sana yüz dolar vereceğim." Geçer miydiniz? Bu size kalmış, ama bu güne kadar sorduklarımdan yalnızca tek bir kişinin reddettiğini söyleyebilirim.
Şimdi senaryoyu biraz değiştirelim. Bu I kalasını bir kamyona koyup, İstanbul Levent'te bulunan Sabancı İkiz Kulelerinin yanına gidelim. Sonra vinçlerle I kalasını kamyondan aldırarak her iki bina arasına sağlam bir şekilde tutturalım.
Biliyorsunuz tüm Boğaz ve İstanbul oradan harika görünür. Hafif yağmur yağıyor ve ıslık çalan bir rüzgâr esiyor! Sizin binaların bir tanesinin, benim de diğerinin üstünde olduğumuzu farz edelim. Size bağırıyorum: "Dostum bu kalasın üstünde yürüyerek -emeklemeden tabii- iki dakika içinde buraya gelirsen sana yüz dolar veririm." Bu durumda bunu yapar mıydınız? Cevap elbette size kalmış, ama eğer gelirseniz, yüz dolar için bu I kalasını geçen ilk kişi olursunuz.
Aslında bunu, bırakın yüz doları, on bin, hatta yüz bin dolar için bile geçmeyi isteyen çıkmış değil. Bir milyon dolar teklif ettiğimde (vergi hariç) bâzıları reddetmeden önce biraz ikirciklendi. 
Bu kadar çok para için bile insanlar neden bu kalası geçmeyi düşünmüyorlar? Cevabı çok basit: Çünkü hayata paradan daha fazla değer veriyorlar.
Senaryoyu yine değiştirelim. Artık iyi bir insan değilim. Sizin iki yaşında bir kızınız var, ama ben onu kaçırmışım, saçından tutup bir binanın üstünde çatının kenarından aşağıya sarkıtıyor ve "Bak," diyorum, "Hemen bu kalası geçmezsen kızını aşağı bırakacağım." Böyle bir durumda geçer miydiniz?
Bu hayali senaryoyu seminerlerimde kullanırken, iki yaşındaki çocuğu kenardan sarkıttığımda insanların yüzlerindeki ifadeyi görmelisiniz. O anda birdenbire, gelmek istediğim noktayı kavrıyorlar. Senaryo son derece kişiselleştiğinde değerler kavramı inanılmaz şekilde açıklık kazanıyor ve o kalası geçmemize sebep olacak pek az şey bulunduğunu fark ediyoruz. Belki ilk defa kendi hayatımıza ne kadar değer verdiğimizi anlıyoruz. Ama aynı zamanda, kendi hayatımızdan daha fazla değer verdiğimiz bir iki şey daha olduğunu fark ediyoruz: Meselâ çocuklarımız. Bu temel bir değerdir. "Çocuğumu seviyorum" demek pek çok insan için en güçlü değerdir. İşte bunu anladığımız zaman yukarıdaki cümlenin anlamı da ortaya çıkmaya başlar. Paranın değeri vardır, güvenliğin değeri vardır, ama çocuk sevgisi çok daha değerlidir. Çocuk sevgisi, onun hayatını kurtarmak için bir kalası geçmeyi denemekten çok daha öte bir şeydir. O sevgi hayatımızı tehlikeye atmaktan çok daha fazladır; hayatımızı o çocuk uğruna yaşadığımız anlamına gelmektedir.
Değerlerinizin böylesine ortaya serilmesi onları değerlendirmemize, gözden geçirmemize, belki de bâzılarını değiştirmemize yol açar. İnsanlar kendileri için gerçekten önemli olan şeyleri belirlerken bu çeşit duygular hissederlerse içlerinde bir şeyler kıpırdanır. Günlük mesailerine, çabalarına, yaptıklarına tümüyle farklı bir gözle bakmaya başlarlar. "Bugün yaptıklarımın hayatımda gerçekten bir değeri var mı?" türünden rahatsız edici sorular sökün eder.
İşte öncelikler sıralaması derken anlatmaya çalıştığımız şey budur. Gökdelenler arasında yürüme örneği, insanların kafalarındaki karışıklıktan kurtulmalarına ve kendileri açısından gerçekten en önemli şeylere odaklanmalarına yardımcı olur. Üstelik, bâzı değerlerin kendileri için ne kadar önemli olduğunu anlayınca, o zamana kadar hissetmedikleri bir âciliyet hissederler. Değerlerini farklı bir şekilde sıralarlar. Bu değişim gerçekleştiğinde davranışlarda da değişiklikler gözlenir.
Özetle: Değerler hayatımızda bâzı şeyleri neden yapmak istediğimizi açıklar. Herkesin gökdelenler arasında yürümeye râzı olacağı, uğruna fedakârlıklar yapacağı temel değerleri olmalıdır.
Eğer yoksa hayatın da bir anlamı yok demektir. Ama bu değerler kişiye özgüdür. Bunların nasıl oluştuğunu yukarıda açıkladık. Dolayısıyla ne tür değerleriniz olması gerektiği konusunda bir teklif veya telkin yapmak söz konusu olamaz. Önemli olan değerlerinizi keşfetmenize ve sonra da günlük faaliyetlerinizi düzenlemede onları kullanmanıza yardımcı olmaktır.

47. Değerlerimiz Önceliklerimizdir
----------------------------------

Hayatta en çok neye değer verdiğimizi kararlaştırmak, en yüksek değerlerimizi seçmek, sonra da her günümüzü, her ânımızı o değerlere uygun olarak yaşamak. Ne yazık ki bu davranış günümüz toplumunda pek nadir rastlanan bir meziyet olmuştur. Genellikle insanlar nelere sahip olmak istediklerini bilirler. Ama kim olduklarını, kendileri için neyin önemli olduğunu pek bilmezler. Değerleri(öncelikleri) olmadığı için pusulasız yol alırlar. Hep yalpa yaparak, zikzaklar çizerek, bâzen de tersine davranışlar sergilemeyi erdem zannederek, yaşar giderler...
Eğer biz hayatımızda neyin en önemli olduğundan emin değilsek, neyi temsil ettiğimizi bilmiyorsak, bırakın başkalarının bize saygı duymasını, kendi öz saygımızı nasıl inşa edebiliriz? Yukarıda değerler kararlarımızın rehberidir demiştik. Eğer değerlerimiz teşekkül etmemişse, nasıl, neye göre karar vereceğiz? Bir konuda karar vermekte zorlanıp duruyorsak, bilelim ki o durumda bizim için neyin en önemli olduğunu bilemeyişimizden, kendimizi sanki boşluğa adım atıyor gibi bulmamızdandır. Unutmayalım ki, karalarımızın kalitesi, değerlerimizin berrak olarak süzülmesine bağlıdır.
İşe başlayış şeklimiz, sabah neye yöneldiğimiz bu bakımdan çok öğreticidir. Yani yapmaya karar verdiğimiz iş, kıymet hükümlerimiz ve önceliklerimiz hakkında çok şeyi ele verir(19. Maddedeki örnekleri hatırlayalım). Araştırmacılar hayatımızın bir bölümünde, meselâ evde bir türlü davranıp işte başka bir şekilde davranmamızın mümkün olamayacağını ileri sürüyorlar. Bu görüşe göre insan nerede olursa olsun, kültürü(önemli olduğunu düşündüğü şeyler ve işleri yapma biçimi) büyük ölçüde aynı kalmaktadır. Bu durumda çok farklı kişiliklerin ve kültürlerin bir kurum içinde birbirini sıfırlamaması için, ortak bir şirket kültürü geliştirilmelidir.
Şimdi ağaç örneğimiz üzerinde ilerlemeye devam edelim. Bir ağacın taç yapısı kadar gelişmiş bir kök sistemi vardır. Ama kökler toprak altında olduğu için görünmez. Topraktaki su ve besin maddeleri köklerle emilir. Kök sistemi ağacın toprağa sağlam tutunmasını, sel, fırtına ve her türlü zorlamalara karşı gövdenin dik durmasını sağlar. Bir ağacın bütün organları, hattâ gövdesi tahrip olsa, eğer kökleri sağlam duruyorsa, yeniden sürgün verir. Kendini yenilemesini sağlar. Ama bunun tersi, doğru değildir! 
Bu önemli tespiti hiç unutmayalım.
İnsanların da önceki maddede açıkladığımız tarzda yönelişini, yükselişini ve dengeli yaşamasını sağlayan değerleri vardır. İyi ahlâk, dürüst olmak, paraya az(veya çok) önem vermek, çocuğunu sevmek, dindar veya ateist olmak, âdil olmak, yenilikçilik, bağımsız yaşamak, titizlik vb. Bunlar mecburî kurallardan öte, daha yüksek şeylerdir, bize mahsus olanı temsil eder: Temel Değerler hayatımıza anlam kazandıran, kendimizi uğruna adadığımız, onlar uğruna bâzı şeyleri feda ettiğimiz, bâzı mihnetleri(gökdelenler arasında yürümeyi) göze aldığımız, fazilet kavramlarıdır. Değerlerimiz önceliklerimizdir. Hayat yolunda ilerlerken karşılaştığımız irili ufaklı alternatifler arasında tercih üstünlüğünü bildirir. Bâzı şeyleri neden yapmak istediğimizi açıklar. Robbins(1997, s. 431) Değerleri hayatımıza yen veren pusula olarak tarif etmektedir.
Ağaç için kökler ne anlama geliyorsa, insanlar için de "Temel Değerler" odur. Temel(Öz) Değerlerden yoksun bir hayat düşünülemez. Her insanın farkında olsa da, olmasa da, iyi veya kötü birtakım öz değerleri vardır. Değerler ağacın kökleri gibi bizi sağlam ve güvenli tutmalıdır. Değerlere dayanmayan hayat, oynak zemine bina kurmaya çalışmak gibidir. Oynak zeminli insanlar ne kendilerine, ne de başkalarına güven veren, kalıcı, yüksek bir kimlik inşa edemezler. Değerlerimiz ihtiyaçlarımızı karşılarken seçici, tayin edici rol oynar. Zamanla gelişir ve değişir. Tıpkı kök sistemi gibi canlı bir manzumedir.
Kendi kendini yönetir olmak(40. Madde) için, kişinin "Değerlerim nedir?" sorusunun cevabını bilmesi gerekir. Meselâ iyi ahlâk konusunda, kurallar aşağı yukarı herkes için aynıdır ve bunun kolayca test edilmesi mümkündür. Drucker(1999, s.190-94) tarafından "Ayna Testi" adı verilen bir örneği alalım:
"Hikâyeye göre, bu yüzyılın ilk yıllarında büyük güçlerin diplomatları arasında en çok sayılanı Londra'nın Almanya Büyükelçisiydi. Federal Şansölye makamı olmasa bile, ülkesinde en az dışişleri bakanı olacak kadar yüksek gayelere yönelmişti. Ancak 1906'da birdenbire istifa etti. VII. Edward beş yıldır İngiltere tahtındaydı ve kordiplomatik kendisine büyük bir yemek verecekti. Alman büyükelçisi kordiplomatiğin en kıdemli üyesi olarak bu yemekte başkanlık edecekti. Kadınlara düşkünlüğüyle nam salan VII. Edward ne tür bir yemek istediğini açıkça söyledi: Yemeğin sonunda tatlı servisinden sonra, kocaman bir pasta gelecek ve içinden loş ışıklar altında bir düzine kadar çıplak fahişe fırlayacaktı. Alman Büyükelçisi bu yemeğe başkanlık etmektense istifa etti. "Sabah tıraş olurken aynada bir pezevenk görmek istemiyorum" diyordu.
Buna ayna testi denir. Ahlâk, kişinin kendisine; "Sabah tıraş olurken aynada nasıl bir kişi görmek istiyorum?" diye sormasını gerektirir. Diğer bir deyişle ahlâk, açık bir değer sistemidir. Çok fazla değişmez; bir kurum veya durumda ahlâkî davranış diğer bir kurum ya da durumda da ahlâkî davranıştır. Fakat ahlâk, değer sisteminin, özellikle bir kurumun değer sisteminin sâdece bir kısmıdır. Değer sistemi kabul edilemez veya uyulamaz olan bir kurumda çalışmak, kişiyi hem bunalıma hem de performanssızlığa mahkum eder. İnsanların kendileri hakkında öğrenmeleri gereken değerlere bâzı örnekler verelim.
Parlak ve çok başarılı bir idâreci, eski şirketi daha büyük bir şirket tarafından satın alınınca hayal kırıklığına uğradı. Büyük bir terfi almıştı ve en iyi yaptığı işi yapacaktı. Önemli pozisyonlara getirilecek kişileri seçmek işinin bir parçasıydı. Önemli görevlere, ancak şirket içi kaynaklar tamamen tükendiği zaman dışarıdan adam alındığına yürekten inanmıştı. Oysa, en kıdemli insan kaynakları idarecisi olarak, çalıştığı şirket, boşalan önemli postlara adam ararken, "taze kan getirmek" için önce dışarı bakması gerektiğine inanıyordu. Her iki yöntem için de söylenecek şeyler vardır. Fakat onlar temelde uyuşamıyorlardı, politika olarak değil ama değer olarak. Hangi değerler mi?
- Kurumla insanlar arasındaki ilişkiye,
- Bir kurumun insanlarına ve onları geliştirme sorumluluğuna,
- Bir kişinin şirkete en önemli katkısının ne olduğuna farklı bakış söz konusuydu.
Birkaç yıl süren sinir harbinden sonra, insan kaynakları yöneticisi, malî açıdan büyük bir kayıpla, şirketten ayrıldı. Kendi değerleriyle kurumun değerleri uyuşmuyordu.
Aynı şekilde şirkette kısa vâdeli sonuçlar için mi, yoksa uzun vâdeli sonuçlar için mi çalışılacağı da bir değer sorusudur. Malî analizciler şirketin aynı zamanda her ikisi için de çalışabileceğine inanırlar. Emin olmak için, herkes kısa vâdeli sonuçlar üretmek zorundadır. Fakat kısa vâdeli sonuçlarla uzun vâdeli gelişme arasında bir çatışma olduğunda, bir şirket uzun vâdeli gelişme kararı alır. Diğer bir şirket kısa vâdeli sonuçlar lehine karar verir. Tekrar edersek bu esas olarak ekonomik bir anlaşmazlık değildir. Bu temelde bir şirketin fonksiyonu ile yönetimin sorumluluğuna dair bir değer çatışmasıdır.
Kurumların değerleri(öncelikleri, ilkeleri) olmak zorundadır. İnsanların da öyle. İnsanlar sahip oldukları değerlerle farklı ve güçlü olurlar. Zamanı algılayışımızla değerlerimiz arasında ilgi vardır. Değerlere göre zaman bir süzgeçten geçirilir ve tahsis edilir. İnsanlar da, kurumlar da değerlerine sadakat gösterip, hayatlarına yansıtmalarıyla istikrarlı ve güvenilir olurlar.
Bir kurumda verimli olabilmek için, kişinin kendi değerlerinin (önceliklerinin, ilkelerinin) kurumun değerleriyle uyuşması gerekir. Bu değerler aynı olmak zorunda değildir. Ama bir arada var olabilecek kadar yakın olmalıdırlar. Aksi hâlde kişi bunalacaktır, fakat sonuç da üretemeyecektir.

48. Kişisel Değerler
--------------------

Şimdi Kişisel Değerlerin neler olabileceğine dair bir genelleme yapmaya çalışalım: 
- Adalet,
- Başarı,
- Cömertlik,
- Çalışkanlık,
- Dîni İnanç, îtikad
- Dürüstlük,
- Farklılık,
- Güç,
- Güvence
- İffet, namus,
- Kararlılık,
- Kurallara uymak,
- Mâcera,
- Mutluluk,
- Öğrenmek,
- Özgürlük,
- Rahatlık,
- Rütbe,
- Sadâkat,
- Sağlık,
- Servet, zenginlik,
- Sevgi,
- Şeffaflık,
- Şöhret, övülmek,
- Temizlik,
- Tertip, düzen,
- Tevazu, alçak gönüllülük,
- Tutumluluk,
- Vakâr,
- Yenilikçilik,
- ............
Bu liste çok uzatılabilir. Yazdıklarımızın tam tersi değerler de olabilir. Meselâ dürüstlüğün zıddı yalancılıktır. Rütbeli olmanın zıddı sıradan olmaktır. Adaletin tersi zulümdür, haksızlıktır. Tevazuun karşıtı kibirdir. Sadâkatin öbür ucu istismardır, ihânettir...
Değerlerin(ilkelerin) mutlaka bir erdem(fazilet) taşıması gerekmez. Meselâ "Başarı" bir değer olarak bizim hayatımızda bir anlam ifade ediyorsa, başarı hakça davranarak ve dürüstlük içinde sağlandığında erdemlidir. İstismar ederek, haksız olarak da başarı elde edilebilir. Başarı duygusuna şartlanmış ve hep başardığı için sevilip şımartılmış çocuklar, yarın iş hayatında kaprisli, kendinden başkasına fırsat tanımayan yöneticiler olarak da karşımıza çıkabilirler... 
Bunun gibi insanlara tevazu ile davranmak bir erdemdir. Ölçüsü kaçarsa vakârı giderir, zillete dönüşür.
Değerlere sahip olmada esas olan, benim hayatımda en önemli(öncelikli) olan nedir sorusuna cevap teşkil edecek bir değerler manzûmesi (Değerler sistemi) oluşturmaktır. Yukarıda alfabetik sıraya konulmuş bir liste gördünüz. Bu değerler farklı kişiler nezdinde farlı bir sırayla dizilecektir. Zaman içinde hâl ve şartlar değiştikçe bu değerler değişebilir, geliştirilebilir, yenileri eklenebilir, bâzıları atılabilir, sırası değiştirilebilir. Bu tamamen ferdin kendi bileceği şeydir. Meselâ:
- Politikacı nezdinde, tekrar seçilmek,
- Devlet adamı nezdinde, devletin bekası için en önemli olanı yapmak,
- Mümin için, önce haramdan sakınmak, sonra farzları yapmak,
- Uyuşturucu bağımlısı için, o zehri vaktinde almak,
- Sanatçı için şöhret olmak,
- Öğrenci için sınıf geçmek,
- Âşık için sevgilisiyle bir arada olmak en önemli önceliklerdir diyebiliriz.
• Bir Değer Çatışmasında Ne Yapmalıdır?
Bir kişinin değerlerinden gelen güçlü yanlarıyla çalışma yöntemi arasında bir çatışma olmaması mantık gereğidir. Çünkü  değerlerimiz ve yaşayışımız birbirinin tamamlayıcısıdır. Ama yukarıdaki ayna testi hikâyesinde olduğu gibi, bâzen kişinin yaptıklarıyla değerleri arasında bir çatışma doğabilir. Kişinin çok iyi ve başarıyla yaptığı şey değer sistemine uymayabilir. O zaman bu şey, kişiye bir katkı sağlayacak ve hayatını veya bir kısmını adamaya değecek bir şey olarak görünmez. Önce dürüst yaşamayı ve sonra da para kazanmayı ilke edinmiş bir kimse, yüksek ücret aldığı bir işte çalışırken, kendisinden "kirli"(kanunsuz) bir işlem yapması istendiğinde değer çatışmasını yaşar. Bu durumda iki türlü davranabilir:
- Değerleriyle(ilkeleriyle, doğru öncelikle) hareket etmek için o işlemi yapmaması, direnmesi ve gerektiğinde işini, iş yerini değiştirmesi yani istifa etmesi lâzımdır. Çünkü dürüstlük onun için para kazanmaktan daha önceliklidir.
- Ya da değerlerinin önceliğini(önem sırasını) değiştirmelidir. Çok para kazanmak, dürüstlükten önce gelmelidir. Bu durumda yine değerlerine uygun davranmış olur. Ama hem dürüstlüğü en öncelikli sayar, hem de yüksek para kazanmak için kirli işler yaparsa, o öz değerleriyle tutarlı bir kimse olamaz. Onun gerçek kimliği yaptıklarında yazılıdır. "Âyinesi(aynası) iştir kişinin lâfa bakılmaz!"
• Günlük Hayatımızdan Çatışan Örnekler:
Herhangi bir gün kendimizi takibe alsak ve yaptıklarımızı tespit etsek çoğumuzun aşağıda sıralanan davranışları sergilediğimiz görülür:
- Sağlıklı yaşamanın gereğine inanırız, ama düzenli idman yapmayı ihmal ederiz,
- Okumaya önem veririz, okumak için hiç zaman ayırmayız. Ama zapping yaparak tv önünde saatler harcarız,
- Canımızı sıkan işten önce, hoşumuza gidenle başlarız,
- Hemen bitirebileceğimizi bir işi öne alır, çok zaman isteyeni tehir ederiz,
- Kolay ise öne, zahmetli ise sona alırız,
- İyi bildiğimizi öne, yeni ve zor olanı sona bırakırız,
- Âcil olanı, önemli olanın başına alırız,
- Önemli olandan değil, önümüzde hazır olandan başlarız,
- İşimize ve ailemize ayırdığımız zamanları birbirine rakip hâle getiririz. Birinde başarıya ulaşmak için, diğerinden çalarız,
- Kendi seçtiğimize değil, başkasından(özellikle üstten) gelene öncelik tanırız,
- Ajandamıza kaydettiğimizden çok, not etmediklerimizle başlarız,
- Kendi önceliklerimize değil, "kapıyı vurmadan girenlerin" emr-i vâkîlerine öncelik tanırız. 
- ............................
Bu tespitler önceliklerin (öz veya kurumsal) değerlerin o kişilerde veya şirketlerde yerleşmemiş olduğunu gösterir. 19. maddede seyrettiğimiz örnekleri hatırlayalım. Eğer milyonluk şehirde tek kişinin özel işi, bütün işlerin önüne geçebiliyorsa, orada ehem ile mühim karışmış demektir. Bir öncelik sıralaması kurulamamış demektir. Önceliğini bilmemek pusulasız yola çıkmak gibidir.  Önceliklerini bilmeyenler S. Covey ve arkadaşlarının benzetmesiyle, “merdiveni yanlış duvara dayayıp, sonra da ben neden buradayım?” diye  saçını başını yolanlara benzerler.
Kurum değerleri ile kişisel değerler birbiriyle çatışabilir. İnsanları şikâyet etmemek gibi bir değeriniz varsa, kurumunuzda bâzı insanlar haksız kazanç sağlıyor ve şirketi istismar ediyorlarsa veya en azından vicdanen tasdik etmediğiniz uygulamalar sürüp gidiyorsa ne yaparsınız? Bu çatışma kuruma veya kişiye zarar verme istidadı taşıyorsa, ilk fark eden haber vermeli, yangının büyümesini önlemelidir. Hepimizin iş ve özel hayatımızda öz değerlerimizle, yaptıklarımızın arasında tutarsızlıklar bulduğumuz veya çatışan değerler ortamında (huzursuzluk içinde) çalışmaya zorlandığımız olmuştur. Geçmişimizi, ailemizi, günlük işlerimizi, ilişkilerimizi hatırlayalım, sonra da aynaya bakalım!... 
• Ben kimim?
Kimliğimiz yukarıdaki saydığımız DEĞERLERİMİZLE, KURALLARIMIZLA ve YAPTIKLARIMIZLA oluşur. Değerlerimiz neyin iyi, neyin kötü, neyin hayırlı, neyin hayırsız olduğunu ve bunlara göre oluşturduğumuz öncelikler sıralamasını verir. Bunu yukarıda açıkladık. Kurallar ise değerlerimizi hangi şartlar olduğunda gerçekleşmiş sayacağımızı bildiren bir nevi ölçüler ve standartlardır.
Meselâ sevgi bir değerdir. Ama ne olduğunda sevgi gerçekleşmiş olur? Bir kimse sevgi için, muhatabından bir tebessüm görmeyi yeterli sayar. Ama bir başkası için sevgi, karşısındakinin kendini tehlikeye atmasını, çok büyük fedâkarlıklarda bulunmasını ve 24 saat gözünün içine bakmasını ölçü olarak koyabilir. O zaman tahmin edeceğiniz gibi; ilk şahıs kolayca sevgiye kavuşur. İkincisi ise aradığı sevgi ortamına belki hayatı boyunca kavuşamaz. Çocuk için sevgi öpülmektir, okşanmaktır. Bir başka çocuk için övülmek, kendisine pahalı oyuncaklar verilmek, başkalarının kendisi için cezalandırıldığını görmektir!
Başka bir örnek verelim: Öğrenci için başarı bir değerdir. Ama değer için koyduğu kural, geçer not almak ve sınıfta kalmamaktır. Bir başka öğrenci için başarı yine değerdir. Ama ona göre bütün notları on olduktan başka, sınıfın birincisi de olmak başarı kuralıdır. Birincisi vasat notlarla daha mutlu olabileceği gibi, ikincisi tatminsizlik ve hırslar içinde mutsuz olabilir. Sık rastladığımız bir örneği daha yazalım: Her genç kız evlenip mesut bir yuva sahibi olmayı ister. "Mesut bir evlilik" bâzı kızlarımız için anlaştığı bir erkekle nikâhlanmak ve ondan sadakât görmektir. Ama bâzılarının "mutlu evlilik" kuralları aşırı şartlarla örülüdür: Sevdiği bir erkekle evlenmek, kaynanasının yüzünü hiç görmemek! Hep kendi annesiyle yapışık yaşamak!...
AMAN DİKKAT! KURALLARIMIZ BÂZEN KENDİ ELİMİZLE ETRAFIMIZA ÖRDÜĞÜMÜZ HAPİSHANEYE DÖNÜŞEBİLİR. KURALLAR MAKUL, ERİŞİLEBİLİR ŞARTLAR TAŞIMALIDIR.
"Sağlık" değerini; vücutta şu kadar ağırlık, bu kadar et, yağsız lekesiz cilt, simsiyah saç, sivilcesiz kırışıksız vücut şartına bağlayanlar, kendilerini hep hasta hissetmeye hazır olsunlar. Çok nimetlere sahip olduğu hâlde, doyumsuzluk içinde kıvrananların, kaprisleriyle etrafını bezdirenlerin değer standartlarında aşırılıklar bulunduğunu, değerlerini gerçekleşmesi zor şartlara bağlamış olduklarını düşünmelidir.
Önceki paragraflarda sözünü ettiğimiz değer çatışması yaşandığı gibi, insanlar arasında, iş yerlerinde kuraların çatışması da yaşanabilir. Hatta kural çatışmaları daha çoktur. İşyerinde, evde birisine kızarsanız sizi rahatsız eden o kişinin davranışı değil, sizin kurallarınız olabileceğini unutmayın. Sessizlik ortamını seviyor olabilirsiniz. Ama bunu bir ölüm sessizliği standardıyla tarif ederseniz, insanlar sizin kurallarınızı ihlâl etmeye mecbur kalır. Çünkü bitişik odadaki dostunuzun sessizlik standardı ancak "top patlayınca" bozuluyordur! Yapılacak olan değer ve kurallarını açıklamak, şeffaf yaşamak, ilk pürüzlerden itibaren ilgili kimselerle görüşmek ve "ortak değerler, ortak kurallar" oluşturmaktır. Şeffaflık yanlış anlamaları önler, farklılıkları sinerjiye dönüştürür ve dostluğu artırır. Askerlik görevini yapmak üzere gidenlerin ilk aylarda ne kadar zorlandığını biliriz. Çünkü kendi zihnindeki önem, öncelik sıralaması ve bunları tarif edişi yani kuralları ile, kışlanın değerleri ve kuralları bir birine uymamaktadır. Kişisel değerleri altüst olmuştur, kendi kuralları kışlanın kuralları tarafından ihlâl edilmektedir. Zorlanma yeni değerleri ve kuralları kabul edinceye kadar sürer. Sonra askerlik kuralları kabul edilir ve zihindeki çatışma sona erer.
Bir kimseyi tanımak için nasıl davrandığına, insanlara ve çevresine nasıl muamele ettiğine bakarız. Kendimiz için de aynı şeydir: Yaptıklarımızla kimlik kazanırız.
İnsanlar değerleri ile tutarsız hareket yaparlarsa "kimlik krizi" geçirdiği söylenir. Kimlik krizine yakalananlar hemen eski inançlarını sorgulamaya başlarlar. Bütün değerleri alt üst olur, koordinatlarını kaybederler.
Kendimizi nasıl tarif ederiz? Eminim hiç birimiz kendimizi tarif etmemişizdir. Şimdi elimize bir kalem alıp kendimizi tarif etsek neler yazarız? Kendimizi duygularımızla, mesleğimizle, unvanımızla, gelirimizle, evdeki rolümüzle, davranışlarımızla, memleketimizle, inançlarımızla, görünüşümüzle, başarılarımızla, zevklerimizle, geçmişimizle, geleceğimizle, soyumuz sopumuzla, hatta ne olmadığımızla tarif edebiliriz. Peki arkadaşlarımızı nasıl tarif ederiz? Onları tarif edişimiz kendimizi tarif edişimizle alâkalıdır.
Kim olduğunu, nereye ait bulunduğunu çok küçük yaşlarda anlayan az sayıda insan elbette vardır. Meselâ üstün ses özellikleri olan bir çocuk daha 4-5 yaşlarında birileri tarafından keşfedilebilir ve o yaşta müzisyen olurlar. Fakat çoğu insan 25 yaşlarına kadar nereye ait olduklarını gerçekten bilmezler. Bununla beraber, o zamana kadar değerlerinin ne olduğunu, nasıl çalıştıklarını bilmeleri gerekir. Kimliğimizi tarif etmek için sorduğumuz sorular, verdiğimiz cevaplar döner dolaşır, sonunda kendimizi ne ile, nasıl tarif etmeye karar verirsek o olur. Yani kim olduğumuzun tohumları içimizde. Onu değiştirebiliriz, geliştirebiliriz, yaşanmaya değer bir hayatın sahibi kılabiliriz. Nasıl mı?
- Kimliğimizde görmek istediğimiz özelliklerin bir listesini çıkaralım,
- Yaşlarına göre çok bilmiş çocuklar vardır. Onlar için "Büyümüşte küçülmüş" deriz. Bir ân için çocuklar gibi hayatta ne olmak istediğimize karar verip yazalım,
- Sonra bir eylem plânı yapalım,
- Son adım olarak, yeni kimliğimizi çevremize, dostlarımıza duyuralım. Böylece kendimizi dönülmez değerlere ve yola bağlayalım...
Biraz tereddütlerinizin olduğunu, hattâ "olmaz böyle şey", "ah o kadarını yapamam doğrusu" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama isterseniz tekrar okuyup, bir daha düşünün. Dinamik, süratle değişen bir dünyada yaşıyoruz artık. Dünya doğduğumuz, otuzlu yaşlarda meslek edindiğimiz, yavaş çekim yaşadığımız bir dünya değil. Şimdi çok imkânlar ve fırsatlar hepimizin önünden gelip geçiyor. Pek azımız bu imkanları değerlendiriyoruz. Bunun tek şartı var: DEĞİŞMEK.
Evet "kimlik" ve "değişmek" lâfları özellikle bugün kırkını geçmiş kimseler için yan yana getirilemeyecek kavramlardır. Çünkü biz "kimlik değişmez" fikri sabiti ile büyüdük. Değişim kelimesini ise, "yeni yetme soysuzluk" gibi algıladık. Oysa bunlar tamamen bizim, kendimizin giydirdiğimiz anlamlar ve beynimiz de öyle değerlendiriyor. Şimdi yeni anlamları giydirmenin zamanıdır. Artık kimliklerimizi sürekli olarak genişletmemiz, kendimizi hep yeniden tarif etmemiz gerekiyor. Hâdiselere yepyeni açılarla, farklı değerlerle bakmamız, paradigmamızı yenilememiz gerekiyor. Zihniyetimizi değiştirmemiz gerekiyor. Önceki kimlik etiketlerimizi kendimiz yazdık. Onları sınırlayıcı değil, zenginleştirici kılmak ta kendi elimizde.
• İnsanlar Değişir mi?
Bir ânda tüm inançlarını ve değerler sistemini ve bunların sonucu olarak ta karar ve eylemlerini değiştirmek mümkün müdür? Evet mümkündür. Değişim zihniyet değişimi olduğuna göre, bir kimsenin düşünme ve algılama sisteminin ta gerisindeki referansların değişmesi hâlinde insanlar değişir. Ama bir şartla. Öyle güçlü bir kaldıraç kullanarak! Bu kaldıraç gönülde bir destek bulduğunda, tüm eski değer ve davranışlarını atabilir, tüm referanslarını yenileyebilir. Din değiştiren(ihtida eden) insanları düşünün. Din değiştirenler en zor ve köklü değer değişikliğini yaşarlar. Bunlar uzun çileli arayışların, zahmetli fikir süzgeçlerinden geçirmenin sonucunda olabileceği gibi, yüksek etkileme gücüne sahip kimselerle muhatap olmanın sonucunda bir ânda da olabilir. Peygamberler eshâbı için öyle idi. Ayrıca mürşidi kâmiller vardır ki, bir nazarla karşısındakinin paradigmasını değiştirirler. Eski değerlerinin yerine yep yeni değerler yerleştirirler. Büyük mutasavvıfların hayatlarında böylesi örnekler çokça görülmüştür. Böylesi insanlar toplum için de çok uzlaştırıcı, birleştirici roller oynayabilirler. Değerler sistemi alt üst olmuş, anarşiye sürüklenmiş çalkantılı toplumlarda böylesi insanlar olsa, etkileyici söz ve tavırlarıyla, toplumun yeni paradigmalar edinmesine ve istikrarın sağlanmasına yardımcı olabilirler. Etkileme gücünün mutlaka iyi yönde olması gerekmez. Amerika ve Uzak Doğu’ da nice sapık din veya tarikat önderlerinin bir işaretiyle binlerce insanın aynı anda zehir içip hayatlarına son verdiğini medya vasıtasıyla sıkça öğreniyoruz.
Zamanı değerlendirmekten söz ederken, önce bir "değer" olması gerektiği açıktır. Aksi hâlde "zaman" herkeste var. Ama zamanı bir değerle çarparsanız bir büyüklük elde edersiniz. Aynı mikar yaşadığı hâlde çok geniş ve büyük dağarcığı zamana sığdıranlar böyle yaptılar ve yapıyorlar. Onlar kimlikleriyle zaman katsayılarını büyüttüler. Hayatlarını zinetlendirdiler. Bunu yapmanın tek bir vakti var: ŞİMDİ. Bir yol kavşağındayız ve kimliğimizi(değerlerimizi, kurallarımızı, davranışlarımızı) yeniden, HEMEN ŞİMDİ oluşturmak  ve hayat kalitemizi artırmak durumundayız.
UNUTMAYALIM, KİM OLDUĞUMUZ YAPTIKLARIMIZIN İÇİNDE.
• Değerlerimiz hayat ağacımızın kökleridir.
Şimdi 44. Maddede resmettiğimiz Hayat Ağacımıza tekrar dönelim ve kökleri üzerine değerlerimizi yazalım. Nasıl bitki ihtiyaçlarını toprak ortamından kök sistemi ile sağlıyorsa, insanlar da ihtiyaçlarını zaman ortamından değerleri vasıtasıyla karşılar.
Sonra 15. maddede zaman tünelimize girip on yıl sonrası için yazdıklarımızı gövde üzerinde yazılmış düşünelim. Köklerle(değerlerle) gövde arasında uyumsuzluklar var mı?
Böyle yapıldığında nereye ait olduğumuza karar verebiliriz, vermeliyiz. Ya da daha önemlisi, nereye ait olmadığımıza karar verebilmemiz gerekir. Karar verici olmadığını kabul eden birisi, karar gerektiren bir görev teklifine "hayır" demeyi öğrenmiş olmalıdır. Çünkü nereye ait olduğunu bilmek, sıradan insanları bile fark edilen icraatçılar hâline getirir. Aksi hâlde bu kişiler çalışkan, fakat sıradan insanlar olurlar.

49. Âciliyet ve Önem
--------------------

"İnsan aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin" Enbiya Sûresi 37. Âyeti celile meâli.
Önceki bölümde Zaman Ne İçin?  Sorusuna cevap aramış ve dengeli bir hayat için nelere ihtiyâcımız olduğunu tartışmış idik. Yapmak, kavuşmak istediklerimizin çok fazla olmasına karşılık, sınırlı bir ömür içine bunları sığdırmanın zorluğunu görerek, birtakım tercihlerde bulunmak, hayatı dolu dolu yaşayacak optimum tercihler yapmamız gerektiğini vurgulamıştık. Şirketler için önceliklere göre iş yapmak ifadesiyle, sayısız teferruât ortamında bulunan kişi veya kuruluşların, zamanlarını ve enerjilerini getirisi(kazancı) en fazla olan işlere tahsis etmelerini kastediyoruz. Bu bölümde fert, toplum veya kuruluşlar olarak en iyi tercihleri yaparken kullanabileceğimiz birkaç âlet ve yön gösterici  bâzı fikirleri sunulacaktır.
İster tek insanı ele alalım, isterse irili ufaklı toplumları veya kuruluşları ele alalım hiç birinin hayatiyetini sürdürmesinde, başarı ve refaha erişmesinde veya kötü durumlara düşmesinde olaylar ânîden gelişmez. En önemli fırsatlar ve tehditler (tabiî âfetleri saymazsak)ânî olaylar olarak önlerine çıkmaz. Bilâkis yavaş, tedricî ve uzun vâdede gelişen süreçler olarak gelir. Fertler için zenginlik ve fakirlik, sağlıklı olmak ve hastalık, başarı ve başarısızlık bir anda gerçekleşmediği gibi, şirketler için de büyümek, gelişmek, rekabet gücü kazanmak veya iflas etmek bir ânda olmaz. Aynı şekilde beşeriyeti tehdit eden silahlanma, çevre kirlenmesi, erozyon, ülkede eğitim seviyesinin düşmesi, san'atın gelişmesi ve fikrî birikim vs de bir anda gerçekleşmez, yavaş yavaş uzun vâdede vukua gelir. Ama nedense insanların düşünce ve eylemlerinde hep kısa vâdeli ve âcil olaylar ağır basar.
Günlük hayatın akışı içinde ne yapıyorum, neden yapıyorum, nasıl yapıyorum, ne yapmalıyım diye kendimizi sorgulamadığımız takdirde, değerler ve öncelikler gözetilemez. Ama önündeki mesafeyi bir an önce katetmeye şartlanmış "yarış atı" gibi koşturma riskimiz her zaman mevcuttur. Hâl ve hatır sorulduğunda, dostlarımızın "n'apalım, koşturuyoruz işte" diye dile getirdikleri koşuşturma ortamı çoğumuzun hayatına hâkim olmuştur. Oysa yön doğrulaması yapmadan "ok gibi" fırlamanın veya önem düşünmeden ter dökmenin bir faydası olmadığını hepimiz biliriz.  
Le Saget(1992, s.255) asıl görevini ve bu görevindeki başarı manivelasını(yani önceliklerini) bilmeyen düşünce özürlü kimseler için "mega-hırsız" sıfatını lâyık görmektedir. "Mega-hırsızlar bir ehem mühim ölçüsüne ve vizyona sahip değildirler, vakitlerini rasgele harcarlar. Gündelik işlerle bütün vakitlerini doldururlar, stratejiyi hiç düşünmezler. Ne kadar vakitleri olduğunu bilmedikleri için, yapamayacakları sözler verirler, üstesinden gelemeyecekleri projeleri taahhüt ederler. Dışarıdaki ilgisiz kimselerle çok vakit geçirirler, iş arkadaşlarına, yardımcılarına hiç zaman ayırmazlar" diyor.
• Âcil(ivedi) Hayatî Demek Değildir.
Âcil ile hayatî arasındaki farkı iyi tarif etmek gerekir. Âcil bir iş hemen ele alınması gereken, derhal yapılması gereken bir iştir. Telefonun çalması "Beni hemen eline al!", "Sâdece benimle ilgilen!", "Beni dinle!" emrinden başka nedir? Bir günde kaç telefon emri aldığımızı, hemen ilgi gösterdiğimiz bu telefonlardan kaç tanesinin önemli olduğunu düşünelim yeter. 8. Bölümde telefonları doğru kullanmak için neler yapmamız gerektiğini ele alacağız. Ama oraya kadar beklemeden hemen tavsiye ediyoruz; lütfen telefon trafiğinizi azaltınız! Büronuza vardığınızda telefonlarla başlamayınız. Günlük programınız hakkında bir değerlendirme yapmadan sakın ola, ilk çalan telefonları duymayınız. Bırakın çalsın. Önemli olma ihtimali %2'i geçmez...
Bir öğrenci için ders çalışmak önemlidir. Ama imtihana iki gün kalıp, âcil hâle gelinceye kadar, çoğunluk çalışmaz. Çocuklarımızla baş başa olmak, onlarla ilgilenmek, dinlemek önemlidir. Ama haftada kaç dakikamızı çocuklarımıza, kaç dakikamızı TV kanallarını maksatsızca karıştırmakla geçiriyoruz? Soralım: Kitap okumak bizim için önemli midir? Büyük çoğunlukla evet. Peki neden okumuyoruz?

50. Tehdit Etmiyorsa İlgilenme, Sıkıştırmıyorsa Aldırma
-------------------------------------------------------

Öğrencinin ders çalışmamasının, babanın çocuğuyla ilgilenmemesinin, önemli olduğu hâlde kitap okumayışımızın doğru bir tek cevabı var: Tehdit etmiyorlar! Yani telefon gibi zırrrlayıp, âcil baskısına almıyorlar, tetik çekmiyorlar. Üzerinde bir tehdit hissetmiyorsa ilgilenmemek, sıkıştırmıyorsa aldırmamak da âcil bağımlılığı gibi bir bağımlılıktır.
Eğer irademizi kullanarak önemli olana  yönelemez isek, âciliyet şırıngası o kadar güçlü ve çekici gelir ki, sırf hareketli olmak için âcil bir şeyi halletmeye koşarız. Yangının sebebine inmek yerine, alevlere su sıkmak kolayımıza gider. İnsanlar da bizden sürekli bir şeylerle ilgilenmemizi, aşırı iş yüklü olmamızı bekler. Bâzıları işi başından aşkın olmakla belirli bir güven ve kimlik duygusunu korumaya çalışırlar.
Bir Şehir Bir Başkan(19. Madde) örneğinde olduğu gibi 10 milyonluk Megapol'ün ana meselelerini kucaklayamayan, ama tek tek vatandaş şikâyetleriyle şehri yönetmeye kalkan başkanın kafasında binlerce kırpıntı(tehdit) vardır ve âcil şırıngasıyla kendinden geçmiş hâldedir, hep meşguldür.  Bu hâl toplumumuzda bir statü işareti hâline gelmiştir: Meşgulsek önemli biriyizdir! Değilsek, neredeyse bunu itiraf edemeyecek kadar utanırız.(Covey, 1998 s. 36). Meşguliyet içinde kendimizi güvenli buluruz. Hayatımızdaki önemli işlerle ilgilenmemek için de iyi bir bahâne elde ederiz. Dikkat edelim, uyanık davranalım: "Sıkıştırmıyorsa aldırma" kuralı son derece sakıncalıdır. Bu kurala uymak kadar israf ettirici, yön kaybettirici ve çevresinde çalışanların, aile fertlerinin şevkini kırıcı bir davranış olamaz...
Kendimiz için böyle olduğu gibi, patronlar, tüm işverenler için de böyledir. Bakanlar, hükümetler için de aynıdır. Hepimiz hâfızamızı yoklayalım, gündemi bir kontrol edelim: Demokrasi ve insan hakları ülkemiz ve milletimiz için çok önemliydi. Geçimli, uyumlu, cihanla barışık ve Türk-İslâm  dünyasının lideri bir Türkiye hep ihtiyacımızdı, beklentimizdi. Ama elli yıldır kaç defa başımızı doğrultup büyük bakabildik? Kaç defa engin ufukları görebildik? Ama hep; "bugün", "hemen", "şimdi", "derhal", "tek tip" ufuksuzluklarında kalakaldık. Stop lâmbalarının aydınlatabildiği mesafedeki çukurları aşmaya, kağnı hızıyla gitmeye mahkûm yaşadık. Şimdi "Büyük Güçler", AGİT sıkıştırıyor. Kaldır başını, ufka bak ve hızlan diyor! Dehlenerek, zorlanarak, ite kaka değil, öz güvenimizle, değerlerimizle büyük bakabilmeli, önemli işler yapabilmeliydik. Politikacının ufku, milletin hasletlerini ve gelişmesini sınırlamıştır! Minimum Yasasının(29. Madde) çok çarpıcı bir örneği olarak değerlendiriyoruz...
"Tehdit Etmiyorsa İlgilenme, Sıkıştırmıyorsa Aldırma" kuralını benimseyenlerin önemli işlere vakit ayırdığını söylemesi inandırıcı değildir.  Ne zaman ki bizi tehdit etmeyenleri fark eder, onlara yöneliriz,  değerlerle yaşadığımızı, önemli işler yaptığımızı söyleyebiliriz.
Bu örneklerde olduğu gibi, fertleri ve organizasyonları yönsüz, değersiz ve önemsiz koşmaya, koşuşturmaya sevk eden şey çoğu zaman âcil durumlardır. Âcil durum; ne, niçin, nasıl, kim, nerede,  ne yönde vb soruları sormaya ve düşünmeye vakit bulamadan, genelde gözle gördüğümüz ve hemen hareket etmeye mecbûr kaldığımız şartlara denir. Bu, düzeltilmek üzere aceleyle önümüze konulmuş bir yazıda gözlerimizin nokta, virgül yanlışlarına takılmasına benzer. Ama acaba o yazı gerçekten gerekli mi idi? Bu hiç aklımıza gelmeyebilir. Aslında yazılmaması gereken, hiç olmaması gereken bir metnin, saatlerce imlâsını düzeltmekle bir şeye hizmet etmiş olmayız. Olsa olsa yanlışa katkı yaparız.

51. Doğru Odaklan, Kontrolü Ele Al
----------------------------------

O ânın olaylarına, o ânın zorluklarına ve o ânın gereklerine odaklandığımız zaman stresli ve aşırı yüklü bir durumda, etkinliğimiz hızla azalır. Âcil durum baskısı, mantıklı karar vermek için sükûnetle düşünmemize, doğru tedbirler almamıza mâni olduğu gibi, kendi değer yargılarımız içinde tartmaya ve yerli yerine koymaya da fırsat vermez. Emrivâkî olarak o şeyi yaparız, yapmak zorunda oluruz. Toplum hayatımızda nereye baksak, âciliyet zorlamasının izlerini görürüz. İyi incelenirse; aceleyle çözüme ulaşmak için, normal zamanlara nazaran daha fazla çaba, para ve zaman harcadığımızı fark edebiliriz. Deli gibi çalışıp, ajandamızda o gün yapılacaklar listesini tamamlarız. Ama akşam olunca içimizde dolmamış, tatmin olmamış bir his kalır. Bu konu 4. Bölümde Zaman Kütüğümüzü incelerken geniş olarak incelenecektir. Bu tatminsizliğin sebebi o ân için âcil olanlara(tehdit edenlere) yönelip, önemli olanları(değerli saydıklarımızı) yapamamış olmamızdır. Tam tersine, günlük listemizdekilerin sâdece birkaçını yapabildiğimiz hâlde, akşam olduğunda dolu dolu bir gün yaşamış olduğumuzu hissederiz. Gönül huzuruyla uyuruz. İşte böyle günler âcil şeyler yerine, önemli şeylere odaklandığımız günlerdir. 
Okuyucularımız âcil durumdan bahsederken, kendi irâde ve programımızın dışında bir sebeple ve hayatî konularda karşımıza çıkan "de facto" olaylardan bahsetmediğimizi fark etmişlerdir. Meselâ önemli bir toplantı ânında bir yakınımızın kazâ geçirdiği haberi tıbbî anlamda "âcil"dir ve hemen harekete geçilmelidir.
Âciliyet baskısı, yapacaklarımızı, tercihlerimizi öylesine etki altına alır ki, farkında olmadan yön değiştirmemize, bazen bambaşka bir iş ve sahaya sapmamıza, maksadımızın dışına çıkmamıza sebep olur. Âciliyet üzerimizde gerginlik, stres, baskı unsuru olur. Hattâ bizi denetleyen, yönlendiren şuur altımıza yer etmiş bir bağımlılık hâline dönüşebilir. Bağımlılık hâline dönüştüğünde âcil durumlardan tat almaya, haz duymaya başlarız ve hep bu ortamlarda çalışmaya alışırız. Âciliyet salgıları bizi konsantre etmeden çalışamayız. Tıpkı bütün yıl sınıfta dalga geçip, imtihan gecesi "inekleyen" öğrenciler gibi.  İşi sükûnetle ve vaktinde yapmak varken, son güne bırakıp sıkışmış olarak yapmak zevk aldığımız bir alışkanlık hâline döner.  Bâzı kimselerin kriz ortamlarını, puslu havaları sevmesinin altında bu alışkanlıkları yatar. Bu kitap için yeni, heyecan verici bir düşünce yakalamak üzere gece yarılarına kadar ayakta kalmak benim için problem değil. Asıl problem, ben veya herhangi birimiz şuursuzca aşırı çalışma temposuna girip, vücuda pompalanan onca adrenalinle amacımıza ulaştıktan sonra, vites küçültmeyi unuttuğumuzda başlıyor.
• Gerçek sonuçlar uzun vâdede alınır,
Çocuk terbiyesinin doğumla başlayıp gün be gün sabırla sürdürülmesi gereken önemli bir görevimiz olduğunu çoğumuz hatırlamayız. Yavrumuzun başını okşayıp, gözlerinin içine bakarak baş başa yarım saat geçirmeyi ihmal ederiz. Bunu hep âcil işlerimiz olduğu için, nasıl olsa vakit var diye tehir ederiz. Yıllarca sokağın terbiyesine terk ettiğimiz yavrucak, bir gün gelir kötü bir fiil işler veya bir şikâyet alırız. Ve "basarız tokadı!" işte bu "ânında görüntü"  tipik âcil durum reaksiyonudur. Çocuğa bağırdığımız veya tokadı bastığımız zaman, kısa vâdede, hemen öfkemizi boşaltmış oluruz. Belki o ân için çocuğun bir yanlış davranışını bile önlemiş olabiliriz. Ama bunun uzun vâdede sonuçları nelerdir? Çocuk kendini dışlanmış, suçlanmış hissedecek, belki de isyan edecektir. Belki büyüdüğünde O da kendi çocuğunu böyle terbiye edecektir. Kısa vâdede tatmin, uzun vâdede yıkım olabilir.
 Alkol almak, uyuşturucu kullanmak ve kumar oynamaz gibi bağımlılıklar da bu kapsamda incelenebilir. Günlük hayatta çok örneklerini gördüğümüz bu vak'aları tahlil etmeyeceğiz. Bunların hepsi; hemen, şimdi keyif veren eylemlerdir. Ömrü boyunca bunları kullanıp ta, gerçek ihtiyacını karşılamış bir kimse gösterilemez. Ama bunların hepsinin mutsuz insanlar oldukları kesinlikle söylenebilir. Çünkü gerçek sonuçlar uzun vâdede alınmaktadır.
• Şirketlerden Âcil örnek,
İş dünyamızdan bir örnek verelim(Weaver, 1997, s. 7) Sermaye piyasasında yatırım yapmak isteyenler yatırımlarının güvenli olmasını, gelirlerinin devamlı artmasını arzu ederler ve yeni fırsatları da zamanında fark etmek isterler. Bunları ancak şirketlerin ne kadar verimli çalıştıklarını bilirlerse başarabilirler. Onun için de her dönem başında  şirketlerin bilânçolarını izlerler. Geleceğini parlak gördükleri şirketlerin hisselerini satın alırlar. Bilânçosu güven vermeyen şirketlerin hisselerini elden çıkarırlar. Hissedarlar(şirket sahipleri) böyle "iyi malî tablolar" peşinde koşarken, şirket yönetiminin tepesinde de bir şeyler olur: Genel Müdürler üç ay sonraki, altı ay sonraki bilânçolarını "iyi" çıkarmak için ter dökerler. Bunu başaramazlarsa, dönem sonunda iş aramak durumunda kalacaklarını bilirler. Yani şirket sahipleri Genel Müdüre "şirkete kâr ettiremez isen, ettireni buluruz" diye gözdağı vermekte, baskı uygulamaktadır. İşte her dönemde çok kâr etmeyi gerektiren bu baskı, Genel Müdürlerin yönetme ve geleceği plânlama tarzlarını önemli ölçüde etkiler. Bütün dikkatlerini o ânki bilânço döneminde iyi bir tablo çıkarmaya verirler. Bu dönem atlatılınca, aynı şey gelecek dönem için yaşanır. Böylece, kısa vâdeli düşünme baskısı altında bunalan genel müdürlerin çoğu, kuruluşlarını bütünüyle kısa vâdeli sonuçlar almaya yönlendirirler. Yeni ürünlerin araştırılıp geliştirilmesi, açığa çıkmamış müşteri beklentilerinin bulunup çıkarılması gibi, ancak uzun vâdede kâr getirmeyi vaat eden fırsatlara gözlerini kapatırlar. Uzun vâdeye göre şirket kaynaklarını yatırırlarsa, onun neticesini alamadan, yerlerinden olacaklarını düşünürler.
• Neden hep para sıkıntısı çekip dururuz?
Her ay söz verdiğimiz hâlde niçin meteliksiz yaşarız? Hayatımızın ikinci yarısı için birikmiş bir servetimiz neden olmaz? Cevabı gayet açık: Her ayın kazancını o ay önümüzde beliren, âcil ihtiyaçlarımıza harcarız da ondan. Reklâmlar, vitrinler ihtiyacı hep canlı tutar, zihnimizde devamlı bir tetik çekilir durur. Biz de geleceği hiç düşünmeden ayın ilk on gününde tüm paramızı tüketiriz. Bâzı kimseler daha da ileri gidip, borçlanırlar. Yani yarının gelirini, şimdiki âcil ihtiyaçların ve ânlık kaprislerin tatmini için harcarlar. Devamlı servetin garantili bir tek yolu vardır: Kazandığından az harcamak. Her ay kazancının bir kısmını eline değdirmeden, yatırıma(tasarrufa) aktaranlar, gelecekte meteliksiz kalmaktan kendilerini korurlar...        
Görüldüğü üzere âciliyet ve önem kavramları hayatımızda büyük rol oynamaktadır ve kararlarımızda bu iki etkenden birisi gâlip gelmektedir. Bir şey âcil olduğu için tereddüt etmeden gereğini hemen yapıyoruz. Ama yaptığımız gerçekten önemli bir amaca hizmet etmiyorsa... Hatırlanacağı üzere İkinci Bölümde Dengeli bir hayat için; fizikî, biyolojik , ailevî, toplumsal, dinî, meslekî ve kişisel gelişme ihtiyaçlarımızın bulunduğunu ifâde etmiştik. Bunların hepsi önemlidir. Ama büyük bir ihtimalle âcil olmadıkları ve üzerimizde "hemen, şimdi" baskısı kurmadıkları, bizi sık sık tehdit etmedikleri için yapmıyoruz veya bâzılarını yapmaya zaman ayırmıyoruz. 
Âciliyet bağımlılığı insanı mahveden bir tavırdır. Madde bağımlılığı gibi, âciliyet bağımlılığı da aşırı kullanılan geçici bir ağrı kesicidir. Karşılanmayan ihtiyaçlarımızın bıraktığı boşluğu bir süre doldurmaktadır. Eğer âcil bağımlısı olmuşsak, önemliyi kaybetmişiz demektir. O vakit hep kapımıza yığılmış olanlara öncelik veririz, hayatımızın omurgasından saparız, tâlî yollara dalarız. "Âcile sığınmak, hemen önünde görülene sarılmak tehlikeli bir davranıştır. Bütün riskleri ve geleceği yok sayıp, viranelikte esrar çeken uyuşturucu bağımlılarının umursamazlığı gibi bir şeydir" B.Jarrosson(1998, s.26) 
Şimdiki zamana, hemen önümüzdekilere odaklanmakla, olumlu bir geleceğe bakıp, önemliye yönelmek tamamen duygusal durumumuzla alâkalıdır. Zamanın zihnî bir kavram olduğunu genellikle unuturuz. Zaman tümüyle izafîdir ve bizim zaman tecrübemiz tamamen zihnî odaklanmamızın sonucudur"(Robbins, 1997, s. 605). Şu hâlde çözüm doğru odaklanmaktır. Âcil olana değil, önemli olana yönelmektir. Eğer değerlerimizi(önceliklerimizi) tespit eder ve bunu âcil duygusuyla birleştirebilirsek doğru odaklanabiliriz. Âcil baskısından kurtulduğumuz ân, önümüzde bir ufuk doğacak ve zamanımızı kullanmada inisiyatif elimize geçecektir.
Âcil ve önemli çatışmasını veya günlük hayatımıza nasıl yansıdığını aşağıdaki açılımdan takip edelim: Görüldüğü üzere yaptığımız işler(eylemlerimiz) âcildir veya değildir. Bunların da bir kısmı önemli, kalanı önemsizdir.
 
52. Kriz
--------

Yukarıda sözünü ettiğimiz kaza geçiren bir yakınımıza yardım etmek, patlayan su borusunu tamir etmek, annenin ağlayan bebeğin altını değiştirmesi, ürünlerimizden memnun olmayan bir müşterinin şikâyetini dinlemek, patronun ricâsını yerine getirmek gibi hemen, şimdi yapılması gereken işler ve eylemlerdir. Çalan bir telefon "eller yukarı, bana tâbi ol!" emrinden başka nedir? Son dakika haberine göre gazetenin sayfa düzenini değiştirmek gibi ihmal edemeyeceğimiz, sonraya da bırakamayacağımız işler kriz hattına aittir. Yapılmadığı takdirde telâfisi mümkün olmayan zararlar doğabilecek vak'alardır.  Bâzı meslekler tabiatı gereği hep âcil ve kriz hattında bulunur: İtfaiyecilik gibi, hastahanelerin âcil servisleri, hatta tümüyle tıp mesleği, polislik meslekleri, “Akut” faaliyetleri gibi. 
Geleneksel şirketlerde genel müdürler çoğu vakit denetleyici konumdadır. Plânladıkları hedeflerle, gerçekleşmeleri her ân karşılaştırırlar. Olan bitenden haberdar olmak için cep telefonuyla yapışık yaşarlar. Telefonları çaldığı(tehdit aldıkları) zaman  "günün krizini" çözmek üzere harekete geçerler. Onu çözerler ve bir sükûnet yaşanır. Ama az sonra ikinci bir sinyal gelir. Böylece genel müdürün çalışma günleri hep kriz hattında geçer. Böylece "kriz çözen", "meydan okuyan" yönetici olarak eşsiz bir gurur duyarlar. Halbuki işlerin âcil hâle gelmesinin asıl sebebi ortadan kalkmamıştır. Eski sistem ve verimsiz iş süreçleri olduğu gibi durmaktadır. Böyle dânesiz harman savurmakla övünmek yerine sıkılmak lâzımdır. Onların daha önemli görevleri olmalıdır. 

53. Gaflet
----------

19. Maddede gördüğümüz filmleri hatırlayalım. Orada gördüğümüz yanlışların çoğu bu hatta aittir. Maksatsız telefon görüşmeleri, emrivaki ziyâretler, nezaket gereği katıldığımız toplantılar, törenler, protokol ağırlamaları, popüler olmak uğruna katıldığımız etkinlikler, tesadüfen gözümüzün takıldığı ve sonra peşini bırakmadığımız TV şovları vs. Hemen önümüzde bittikleri için, kendimizi kaptırıverdiğimiz  zaman öldürücülerdir.  Gaflet ânımızda yakalandığımız yanılma hattıdır.

54. Denge ve Başarı
-------------------

Bu hat zamanın farkına varanların ilerleyeceği hattır. Ne yapacağını, niçin yapacağını, nasıl yapacağını bilenlerin, değerlerinden hareket edenlerin yoludur. 5. Bölümde ele alacağımız şekilde konuları ele almak, hazırlık yapmak, plânlamak, kendini geliştirmek, bir strateji oluşturmak için zamanımızın çoğunu tahsis edeceğimiz gelişme hattımızdır. Bu hatta ilerleyenler zaman katsayılarını büyütmeyi başarabilenlerdir. Çünkü kendileri için neyin önemli, neyin önemsiz olduğunun farkındadır ve önceliklerine göre davranırlar. Onların hayat hedefleri bellidir, iş ve aile arasında denge kurmuşlardır. Olaylara büyük bakarlar, geniş düşünürler, yeni fırsatları tanımaya vakit ayırırlar. Bunlar değerleriyle barışık yaşadıkları için; iyi bir eş, olgun bir baba, sorumlu bir vatandaş, faziletli bir lider olmuşlardır. Veya bu yolda ilerlemektedirler. Eser bırakmak isteyenlerin göze alacağı zahmetli bir yamaçtır. Münevver(aydın) insan olmak için bu hatta sabırla ve uzun yıllar gidilmesi gerekir. 
Denge ve Başarı yolunda ilerleyen şirket; vizyonunu ve stratejisini tespit etmiş, öğrenen, kendini yenileyen bir şirkettir. Orada koşuşturma yoktur, ama yardımlaşma vardır. Herkes işiyle meşguldür; iç veya dış müşterisini memnun etmenin heyecanını yaşamaktadır. Tükenme noktasına gelmiş yöneticilere rastlanmaz. Verilerle konuşur ve karar alırlar. İnsanlar telâşlı değildirler. Sürprizler yollarını kesmez, hep ilerlerler. Toplantıları az, bilgi akışı tamdır. Çalışanlar fazla mesai ile hırpalanmaz. Herkes aylar öncesinden tatil yerini seçmiş ve bilgi için çevresine duyurmuştur bile...

55. Ivır zıvır
--------------

93. Maddede bir çınar ve bir karakter canlandıracağız. Orada resmettiğimiz kafasını kırpıntı meselelerle doldurmuş kimselerin sürüklendiği hattır. Olmasaydı hiçbir kayba yol açmayacak böyük(!), ama dânesiz harmanlar savurma hattıdır. Tükenmiş insanların avunduğu,  incir çekirdeğini doldurmaya koşanların sığındığı barınaktır. Bu hatta bolca TV seyredilir,  programların içeriği önemli değildir.  Anlamsız, gereksiz yazışmalar düzgün formalarla çıkartılır, sonra da özenle dosyalanır. Bu hatta seyredenler çok nükte bilirler ve kendilerini özlemiş dostlarından her gün birkaçını ziyaret ederek "devleti kurtarırlar, şirketleri yönetirler" ve birlikte hoşça vakit geçirirler. Ivır zıvır hattındakiler şirketlerin, kurumların, tümüyle toplumun asalaklarıdır.  Âcil ve önem  açılımına "gerekli süre" ve "yapılacak işlem" sütunlarını da ilâve ederek, 88. Maddede tekrar inceleyeceğiz.

56. Hayattaki Hedeflerim(Kişisel)
---------------------------------

Kişisel hedeflerimiz bizim kimliğimizi belirleyen değerlerle oluşur.
15. Maddede zamanın farkına varabilmek için en iyi yolun kendimizi bir zaman perspektifi içinde düşünmek olduğunu söylemiş ve bâzı sorular sormuştuk. Şimdi aynı soruları hatırlayarak ama, kazandığımız yeni bakış açılarını ve araçları kullanarak ilerleyelim. Bu yolda ilerlerken yeni araçlarımız nelerdi hatırlayalım: 
• İkinci Bölümde Zaman Ne İçin diye sorduk ve ihtiyaçlarımızı saydık,
• Hayat Ağacımızı çizdik(44. Madde),
• Şimdi 52-55. maddelerde analiz ettiğimiz eylemler yelpazesini de hatırlayarak, Hayat Ağacımız üzerinde çalışmaya devam edelim. Zihinlerde daha iyi canlanması için ağaç modelimizin ana organlarına şu görevleri yükleyeceğiz:
- Bitki için TOPRAK: İnsan için ZAMANI temsil etmektedir. 44. maddede incelendi.
- KÖKLER: TEMEL DEĞERLER olarak düşünülmelidir(48. Maddede incelendi).
- GÖVDE: HAYATTAKİ HEDEFLERİMİZ olarak anlaşılmalıdır.
- ANA DALLAR: 10, 20, 30 YILLIK HEDEFLER,
- UÇ DALLAR: YILLIK, AYLIK HEDEFLER,
- YAPRAKLAR: GÜNLÜK HEDEFLER.
Olarak temsil edilmektedir. 
Kitabımızın ilerleyen bölümlerinde model üzerinde çalışarak, ağacımızı şekillendirmeye devam edeceğiz. Bu konuda farklı yaklaşımları görmek isteyen okuyucularımıza Lakein(1997, s.30-36), Moller(1995, s.21), Robbins(1997, s.344-90) okumalarını tavsiye ederiz. 
İhtiyaçlarımızı ve değerlerimizi önceki maddelerde tespit etmiştik. Bunları belki yeteri kadar irdelemeden ve yerli yerine tam oturtmadan yazmış durumdayız. Ama buna takılıp kalmayalım. Nasıl olsa kendi kendimize bunlar üzerinde düşünüp, düzelte-yenileye geliştirmek için hayat boyu zamanımız var!
Şimdi hayattaki hedeflerimizi tanımlamaya sıra geldi. Bunu yazılı olarak gerçekleştirmek motive olmamıza yardımcı olacak ve harcadığımız zamana bir anlam kazandıracaktır. Hayatımıza da yön verecektir. Ayrıca alternatif etkinlikler ortaya çıktıkça bunları kıyaslayabileceğimiz bir kıstas oluşturacaktır. Hayatımızın bir çok yönünü daha iyi dengeleyebileceğiz. Ve zamanımızı nasıl kullanacağımızla ilgili gereksiz çatışmaları azaltacağız.
Hayattaki Hedefler tespiti geleceğe dâir bir kehânet değildir. Hedeflerimizi kâğıda geçirmekte bir beis yoktur. Ama insanlar bu konudan biraz tedirgin olurlar. Bunun altında ezildikleri hissine kapılırlar. Yazılı bir plânın tercihlerini sınırlayacağını ve hayatlarından bir şeyler alıp götüreceğini zannederler. Bunların gerçeklerle hiçbir ilgisi olmadığına emin olun. Şimdi ilk sorumuzu soralım: 
1. HAYATTAKİ HEDEFLERİM NELERDİR?
Yaşadığımız sürece şu ya da bu şekilde, açıkça farkında olsak da olmasak da hayattaki hedeflerimizi hep düşünürüz. Yine de hedeflerimizi düşünmek, bunları yazıya dökmekten farklı bir tecrübedir. Yazılmayan hedefler çoğunlukla "seyahat etmek" veya "milyoner olmak" gibi net olmayan ve ütopik hayaller olarak kalırlar. Hedeflerin yazılması onları daha elle tutulur hâle getirir ve onları daha yakından inceleyebildiğimiz için yeni ve değerli bir bakış açısı kazanabiliriz. Onlara alıcı gözüyle bakabilir, onları inceleyebilir, düzeltebilir, değiştirebilir, güncelleyebilir ve üzerlerinde tekrar düşünebiliriz. Bâzı yazarlar bu işleme "Yol Haritası" adını veriyorlar.
Hayattaki hedeflerimizi(Yol Haritamızı) yazarken, daha önce hiç kelimelere dökmediğimiz ya da dikkate almadığımız hâlde, bizim için önem taşıyan hedefler keşfetmemiz hiç de uzak bir ihtimal değildir. Çünkü bir şeyi yazarken dikkatlerimizi odaklıyor ve niyetimizi daha müşahhas hâle getiriyoruz. Hattâ, neleri yazacağımızı düşünürken bu zamana kadar fark etmediğimiz önceliklerimizi bile su yüzüne çıkarabiliriz.
Eğer daha önce hayattaki hedeflerimizi yazıya dökmeyi hiç denememiş isek, aşağıdaki alıştırma bize yardımcı olacaktır. Eğer şu anda bir hedef listemiz varsa, bu alıştırmayı kullanarak düşüncelerimizi güncelleyebiliriz. Fikirlerinizi harekete geçirmek için İkinci Bölümü hızlı bir şekilde gözden geçirebilirsiniz.
- Şimdi boş bir kâğıdın tepesine "Hayattaki hedeflerim neler?" diye yazın. Bu konuyu yaklaşık 15 dakika düşünün. Hayattaki hedeflerinizi tanımlarken, on beş, otuz ve altmış beş yaşlarında hep değişik cevaplar vereceğinizin farkında olmalısınız. Bu yüzden hayattaki hedeflerinizi, şu andan başlayarak ve bu günkü bakış açınıza göre hayatınızı nasıl gördüğünüzü temsil eden hedefler olarak düşünmelisiniz.
- Bu sorunun cevaplarını liste halinde yazmak için on dakikanız var. Cevaplar zorunluluk yüzünden çok genel ve soyut kalacaklardır, ama yine de kişisel, ailevî, sosyal, meslekî, parasal, toplumsal ve manevî hedeflerinizi göz önüne alacak kadar zamanınız olması gerekir. Listenize mümkün olduğunca her şeyi ekleyin. On dakikada mümkün olduğunca çok kelime yazmaya çalışın. Bu listeleme safhasında henüz yazdığınız hedeflere bağımlı değilsiniz, bu yüzden aklınıza gelen her şeyi yazın, uzak hayalleri de listenize eklemekten korkmayın.
- İlk on dakika dolduğunda, bu erken genel safhada hedef tespitinin sizi tatmin etmesi için, gerekli tüm değişiklikleri yapmak üzere kendinize fazladan üç dakika daha verin.
- Şu andaki hayat tarzınızda, ön planda ve belirgin olmayan bâzı eğilimleri inceleyerek bir ya da iki ek hayat hedefi tanımlayabilirsiniz. Bunların gerçekten de hayatınızdaki kayda değer hedefler olup olmadıklarına karar vermek için daha sonra fırsatınız olacak.
- Hayattaki Hedeflerinizi çabucak ve fazla düşünmeden sıraladığınızda, büyük ihtimalle "mutluluk", "başarı", "ilerleme", "sevgi", "topluma yararlı olma" vb. gibi bir takım genellemeler de eklersiniz. Şimdi de ikinci bir soru sorarak bu hedeflerinizi daha da net belirleyebilirsiniz: 
2. GELECEK ON YILI NASIL GEÇİRMEK İSTİYORUM?
Yine on dakika boyunca cevaplarınızı alabildiğince çabuk sıralayın ve sonra da ilk seferinde bu soru hakkında atlamış olabileceğiniz şeyleri de eklemek için üç dakika daha vakit ayırın.
Şimdi değişik bir bakış açısını görmek için üçüncü bir soru yazın: 
3. BİR YIL SONRA ÖLECEĞİMİ BİLSEM NASIL YAŞARDIM?
Bu durumda yaşamak için sâdece 12 ayınız var ve önemli saydığınız her şeyi, yer yüzünde âniden dramatik biçimde kısalan zamanınıza sığdırmak zorundasınız. Sıralamaya başlamadan önce ölümünüzle ilgili her şeyin halledilmiş olduğunu düşünün. Vasiyetiniz yazılmış, mezarınız satın alınmış vb. olsun. Sorunun cevabı bu son bir yıl içinde nasıl yaşayacağınız üzerinde odaklanmalıdır.
Bu sorunun amacı, sizin için önemli olup da şu anda yapmadığınız ya da gelecek bir yıl içinde yapacak başka şeyler olduğu için ilgilenmeyeceğiniz şeylerin olup olmadığını anlamaktır. Şu anda olduğu gibi yaşamaya devam edebilir, ya da paranız varsa, işinizden istifa edip son bir yılınızda hayatın tadını çıkarmak isteyebilirsiniz. Ne yapardınız? O dakika boyunca cevaplarınızı olabildiğince çabuk yazın, sonra dönüp ek üç dakikada bunları düzeltin. 
Bu noktaya kadar, üç hayat sorusunu cevaplamadan okuyup geçtiyseniz, geri dönüp bu alıştırmayı hemen yapmanızı tavsiye ederiz. Bu önemli bir alıştırmadır ve size gerçekten yararlı olacaktır.
Soruların Hepsinin Üzerinde Çalışmaya Devam:
- Şimdi, üç soruyu da cevaplarken belirlediğiniz hedefleri gözden geçirip, geliştirmek için ek beş dakika daha ayırın. İsterseniz bu süreyi daha uzun tutabilirsiniz.
- Bu üç cevap listesine bakarak, 2. sorunun cevaplarının 1. sorunun devamı olduğunu görebilirsiniz. Bâzı insanlar 3. sorunun (bir yıl sorusu) da önceki iki sorunun devamı olduğunu görürken, bâzıları âniden zamanlarının kısıtlı olduğunu fark ettikleri için, ilk iki sorunun cevaplarından oldukça büyük sapmalar yaparlar. Meselâ, ben muhtemelen işimi bırakıp da dünyayı gezmezdim. Yapabildiğim kadar çok zaman yönetimi danışmanlığı yapmaya devam eder ve tabii kendime kesinlikle daha fazla zaman ayırırdım, ama temelde çok şeyi değiştirmezdim çünkü yaptığım işten memnunum!
- Bir başkası ise, "Pekalâ, her şeyi olduğu yerde bırakıp, yiyip içip eğleneceğim, çünkü bir yıl sonra öleceğim. Dünyayı dolaşacağım. Paramın tümünü yiyeceğim. Hep yapmak istediğim her şeyi yapacağım." Diyebilir. Tek bir "doğru cevap" yoktur. Seçim, kişinin kendisine aittir. Yaptıkları işten memnun olanlar için bir yıl sorusu bir tasdiktir, onlar hayatlarına olduğu gibi devam edeceklerdir.
- Yapılacak bambaşka şeyler yazanlar için birkaç köklü değişiklik gerekli olabilir. Güzel şeyleri hep daha sonraya atmamak gerek. Bir yıl sorusu, şartlar onları dönüp hayatlarına bir daha bakmaya zorlasa, insanların yapacakları bâzı şeyleri tanımlamalarına yardımcı olur. Hepimiz zamanımızı bilinçli şekilde değerlendirirsek, yazdığımız etkinliklerin çoğunu bugünden yapmaya başlayabiliriz.
 Artık elinizde bir hedefler listesi var. Ama büyük ihtimalle o kadar çok şey düşündünüz ki hepsini gerçekleştirecek zaman yok. Bu zaman eksikliği hedef çatışmalarına yol açar. Listenizdeki çeşitli hedeflerin çatışması mutlaka rahatsız edici olmaz. Mesleğinizi ilerletmek için daha fazla zaman harcama hedefi, ailenizle birlikte daha çok zaman geçirme hedefinizle çatışabilir. Bu ilgi çekişmesi sizi iki işte de harcadığınız zamanın kalitesini yükseltmeye yöneltebilir. Öte yandan, eğer bu hedef çatışmaları sizi umutsuzluğa sürüklüyorsa zamanınızı bu tür çatışmaları çözümlemeye çalışarak çok güzel değerlendirebilirsiniz. 
HEDEF ÇATIŞMALARI ÖNCELİKLER BELİRLENEREK ÇÖZÜMLENEBİLİR.
Şu anda sizin için hangi hedeflerin daha önemli olduğuna karar vermeniz gereklidir. Bâzı çatışmalar kağıda dökülünce kendi kendine çözümlenmiş gibi gelir. Bir kişi uzun zamandır en çok yapmak istediğini zannettiği şeye, listesinde yüksek bir değer vermemiş ise, aslında  bunu başından beri biliyor olması büyük ihtimaldir. Sâdece şimdiye kadar bu gerçekle yüzleşmemiştir.
Diğer çatışmaları halletmek çok daha zordur. Çatışan iki hedef arasındaki zor seçimle karşı karşıya iseniz, önceliklerin daha sonra ve her zaman tekrar tekrar ayarlanabileceğini unutmayın. Hedefleriniz kağıda yazıldı, mermer levhalara kazınmadı. Bir hedef için yüksek, bir başkası için düşük bir değer biçmek istemiyorsanız ikisini de eşit derecede kabul etmelisiniz. Artık birine diğerinden daha fazla zaman ayırsanız bile yine de ikisinin de aynı derecede önemli olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu hedefler birbirine taban tabana zıt ise, ya da aynı anda yapılmaları gerekiyorsa, birini şimdilik bıraktığınızı söyleyerek, kendinizi teselli edebilirsiniz. Önümüzdeki hafta ya da gelecek yıl sıra diğer hedefe gelecektir. Başka yolu yok. Öncelikler belirleyerek şu anda sizin için neyin önemli olduğuna karar vermeyi başarmalısınız. Bunun için 46. maddede işlediğimiz Gökdelenler arasında yürüme senaryosunu uygulayabilirsiniz. Şimdi, hazırladığınız üç listeyi kullanarak her şeyi yerli yerine oturtun.
* İlk Üçte Neler Var?
Hayattaki Hedefler listesini elinize alın; beş dakika içinde en önemli gördüğünüz üç hedef seçin. Bunların en önemlisine 1. deyin. İkinci en önemliye 2. deyin. Üçüncüye de 3. 
* On yıl listeniz ve bir yıl listeniz için de aynı şeyi yapın.
Bu noktada üç listeden dokuz hedef seçmiş bulunuyorsunuz. Bu dokuzun içinde en önemli üç tane uzun vâdeli hedefi seçmek için temiz bir kağıda "En önemli üç uzun vâdeli hedefim..." diye yazın ve bu üçünü sırayla yazıp 1., 2., 3. diye numaralayın. Artık Hayattaki Hedefler tespitinizin sonuna geldiniz. Şu anda hayatı nasıl görüyorsanız yapmak istediğiniz şeyleri de ona göre sıraladınız. Tıpkı bir fotoğrafçının istediği görüntüyü yakalamak için aynı kareyi tekrar tekrar çekmesi gibi, Hayattaki Hedefler sıralamanız da tekrar edilen çekimlerle daha da mükemmelleşecektir. Bu yüzden hayattaki hedeflerim alıştırmasını tekrar edip sonuçları karşılaştırın. Tam olarak aynı cevapları almazsınız ve hattâ ilk seferinde yazmadığınız bâzı ek bilgiler bile bulabilirsiniz. İşte gerçek liste böyle oluşur.
Hayattaki Hedefler sıralaması değişmez değildir ve periyodik olarak yenilenmelidir. Her yıl, tespitinizi yeniden değerlendirmek için harika bir zaman var: O da doğum veya evlenme gününüzdür. İsterseniz bir bayram gününü de seçebilirsiniz. Geçen yıl en mükemmel fotoğrafı çekmiş olsanız bile, bu yıl siz farklısınız ve geçen yılın fotoğrafı artık sizin olaylara bakışınızı tam yansıtmıyor. Kimliğinizdeki her gelişme hedeflerinize yansımalı, siz büyüdükçe hayattaki hedefleriniz de büyümeli.

57. Kuruluş(Şirket)Hedefleri
----------------------------

Kişisel hedefler için kullandığımız prensipleri ve izlediğimiz yolu aynen şirketimiz veya kuruluşlarımız için de uygulamalıyız. Ancak burada "Hayattaki Hedeflerim" yerine, şirketin vizyonu yazılacaktır. Vizyon şirketin temel değerlerinden kaynaklanacak ve şirketin var oluş sebebine(misyonuna) uygun olacaktır. Her birim ve her eleman da bu misyon tarifine uygun olarak kendi iş hedeflerini belirleyecektir
Yine ağaç modelimiz üzerinde çalışarak Minimum Yasası uygulaması yapabiliriz.
56. Maddede işlediğimiz tarzda aynı verileri kullanıyoruz. Ancak şirkete göre ortam, ihtiyaç ve hedefler yazıyoruz. Şöyle ki:
- İHTİYAÇLAR: Sermaye, Fizikî Girdiler, Hizmetler, Teknoloji, Bilgi, Emek,
- ORTAM: iç ve dış PİYASA. Global Ortam. 
- KÖKLER: Şirketin Temel Değerleri, Şirket Kültürü(Sür'at, dürüstlük, güven, müşteri velinimetimizdir, yenilikçilik, rekabet, şeffaflık, biz aileyiz, öğrenmek...)
- GÖVDE: Şirketin Misyonu, Vizyonu.
- ANA DALLAR: 10, 20, 30 Yıllık hedefler, Temel Yetenekler, Ana Sektörler,
- UÇ DALLAR: Yıllık, Aylık Hedefler,
- YAPRAKLAR: Günlük İşler. 
Bu arada köklerden yapraklara ve tekrar köklere dönen bir İLETİŞİM fonksiyonu işlenebilir(8. Bölümde kısmen ele alınacaktır).  Meyveler (Şirketin sonuçları, çıktılar) olarak: Kâr, büyüme, gelişme, itibar, mahallî hizmetlere katkı, çevreyi koruma vb. motifler işlenebilir.
Ağaç aynı zamanda iyi bir yönetim modeli olarak ta düşünülebilir:
- Üst yönetim kökler ve gövde ile ve ana dallarla meşgul olmalıdır. Yani şirketin kültürünü, değerlerini geliştirmek, vizyon ortaya koymak ve ana sektörlerdeki büyük hedeflere nasıl varılacağını düşünmelidir. Günlük işlerle uğraşmamalıdır. Bu iş yaprakların (bilgi işçilerinin) ödevidir.
- Orta kademe vizyona göre kendi misyonunu tarif etmeli ve kendi sektöründe nerelerde olacağını, stratejisini çizmeli ve uygulamalıdır. Tedarik, üretim, pazarlama ve müşteri ilişkilerini geliştirmek sorumluluğunu taşımalıdır. Kalite ve yönetimle meşgul olmalıdır.
- Alt kademe(günümüzde artık herkes bilgi işçileri kalitesine ulaşmak zorundadır) aylık, günlük hedeflerle meşgul olmalı ve bunların kaliteli olarak, zamanında üretim, teslim ve müşteri ilişkileriyle sorumlu olmalıdır.
Bunu bizim bir model teklifimiz olarak değerlendirebilirsiniz. Üzerinde düşünülüp tartışılabilir, geliştirilebilir. Bu safhada daha ayrıntıya girilmeyecektir.
Problemi görüş tarzımız, problemin kendisidir. Aslında -bu kitabın ikinci bölümde saydığımız- ihtiyaçlarımıza göre üstlendiğimiz  rollerimizin tümü, bir bütünün birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı parçalarıdır. Her parçanın diğer parçaları etkilediği canlı bir eko sistem oluştururlar. Gandi'nin ifade ettiği gibi, "Bir kişi, hayatın herhangi bir alanında yanlış yapıyorsa, diğer bir alanında doğru olanı yapamaz. Hayat, bölünmez bir bütündür”.
Aile içinde geçerli olan prensiplerin çoğu iş hayatımız ve başkaları ile olan ilişkilerimiz için de geçerlidir. Aile içinde güçlü, olumlu ilişkiler meydana getiren ilkelerden birçoğunun, bir iş ortamına da uygulanabileceğini ve önemli sonuçlar doğurabileceğini gördük. Güvenin, şirket içinde etkili bir sinerjik ortamın temeli olduğunu anladık.  Şirketin etkisinin sürekli olması için de dürüstlük şarttır. Prensiplerden hareket edilince, birbirinden farklı roller hayatımızı bölüp parçalayan bölmeler olmaktan çıkar. Üstlendiğimiz bu roller arasında doğan sinerji,  problem çözmek için harcadığınız zamanı ve enerjiyi inanılmaz ölçüde azaltır. Her rolün hayatî önemi vardır. Bir roldeki başarı, diğer bir roldeki başarısızlığın gerekçesi olamaz. İş hayatındaki başarı evlilikteki başarısızlığı, toplum hayatındaki başarı da bir ebeveyn olarak başarısızlığı haklı çıkaramaz. Herhangi bir roldeki başarı ya da başarısızlık, diğer tüm roller ve bir bütün olarak hayat kalitesi üzerinde etki meydana getirir.

58. Mesleğimizde ve İşimizde Öncelikler
---------------------------------------

Bunlar bir bakıma çalışanın piyasa değerini belirleyen önceliklerdir. Aşağıdaki konularda ne kadar bilgi, tecrübe ve kalite kazanırsak, piyasa değerimizi o kadar artırmış oluruz. Piyasa değeri olmak bir kimseyi tek bir iş yerine veya istemediği, değerleriyle çatışan ortamlarda çalışmaya mahkûm ve mecbur etmez. Öz değerleriyle uyumlu, bireysel hedefleriyle şirket hedeflerinin birbirine yakın olduğu iş yerlerini seçebilir.
* Her mesleğin kendince incelikleri, "püf noktaları" vardır. Öncelikler buralardan çıkar. Ama bir işe girerken ve o işte çalışırken aşağıdaki vasıf ve değerlerin bir sırası(önceliği) olmalıdır. Bunları birkaç satırbaşıyla görelim:
- Temel meslekî eğitim almak,
- Tecrübe kazanmak,
- Sorumluluk yüklenmek,
- Ücret, para kazanmak,
- Çalışacağımız ortam,
- Bize sağlanacak hizmetler, verilecek destekler,
- İşimizde serbest hareket etmek, inisiyatif kullanmak,
- Güvenli bir ortamda çalışmak,
- ...................
* Üstlendiğimiz işimizdeki performansımızın da başarı ölçüleri(kıstasları) olmalıdır. Meselâ:
- Kalite bakımından,
- Miktar bakımından,
- Mâliyet bakımından,
- Bütçemizin sınırları bakımından,
- Zaman bakımından,
- Verimlilik bakımından,
- Hedeflenen ciro bakımından,
- Mevzûât yönüyle vs. 
Bütün bu husulardaki ölçüler, standartlar nelerdir? Bunlar çalışanın kendisine hedef koymasına yarar. Ona hangi önceliklerle hareket edeceğini gösterir, karar ve uygulamasında belirsizliği ortadan kaldırır.
Başarılı şirketler çalışanlarının kişisel hedefleriyle, şirket hedeflerini azamî ölçüde birbirine yakınlaştırabilen şirketlerdir. Çünkü insanlar fıtrat(yaratılış) olarak kendine çalışmak ister. Yaptığı şeyin faydasını göreceğine inanırsa, daha büyük şevkle o işe sarılır. Şirket hedefleriyle, şahsî hedefler çatışırsa ya kişi huzursuzdur, ya da şirket. Çoğu zaman her ikisi de aradığını bulamaz. Şirketlerin eleman alırken ve görev verirken gerçek bir hâl tercümesi(CV) ve mülâkatla yola çıkmalarının ve önce kültürlerini uyumlu kılmaya çalışmalarının önemi bundan kaynaklanmaktadır.

59. Hedef  Belirlemek
---------------------

Yöneticiler başta olmak üzere, organizasyon içindeki herkesin ne yaptığını, neden yaptığını, nasıl yapacağını bilmesi gerekir. Plânlama bu işin ilk adımıdır. Ancak plânlamaya başlamadan önce  telefonlarla, randevularla bölünmeyeceğimiz sakin bir köşeye çekilip(Sessizlik Zamanı 75. Maddede geniş olarak açıklanmıştır), ikinci bölümdeki ihtiyaçlarımızı bütün olarak düşünüp, kendimize şu suali sormalıyız: Amacım nedir? Kendime, aileme, çalıştığım kuruluşa, topluma gerçekten faydalı olabilmek için, hangi işleri yapmalıyım. Hangi değerlerle(önceliklerle) hareket etmeliyim? Hangi hedeflere erişmeliyim. Hangi hedefler gerçekleşmez ise müessesem tehlikeye düşer?   Değerlerin hayatımızda bâzı şeyleri NEDEN yapmak istediğimizi açıkladığını belirtmiştik. Uzun vâdeli hedefler(Hayattaki hedeflerimiz) NE yapmak istediğimizi tanımlar. Ara hedefler(On veya daha fazla Yıllık Hedefler) NASIL yapılacağını tanımlar. Günlük ve Yıllık hedeflerimizde bugünden yakın geleceğe NASIL yürümekte olduğumuzu gösterir.
Hedefler belirgin olmalıdır. Yazıya dökülmemiş bir hedef temenni olmaktan öteye gidemez. Hedefler ölçülebilir olmalıdır. Ölçülemeyen bir şey geliştirilemez. Ölçülemeyen şeylerde başarı muğlâk bir ifade olmaktan ileri gidemez. Hedefler icraata dönük olmalıdır. İyi bir yurttaş olacağım demek hedef olmaz. Vergilerimi tam ödeyeceğim, oyumu kullanacağım demek doğrudur. Hedefler gerçekçi olmalıdır. Tasarruf veya harcama hedefi koymuşsak gelirimizle mütenasip olmalıdır. Gücümüzün üstünde veya çok altında bir rakam gerçekçi değildir. Nihayet hedeflerin zamanlaması doğru yapılmalıdır.
Her hedef bir veya birkaç temel değerimize dayanmalı ve ihtiyaçlarımızı tatmine yönelik olmalıdır. Meselâ fakir fukaraya şu kadar milyar yardım yapmak hedefi, toplumsal ihtiyaçlarımızın bir gereği olarak ve cömertlik, şefkat değerlerimize dayalı bir hedef olur.
NE? NEDEN? NASIL? Soruları bizim pusulaya(değerlerimize) bakarak, doğru yönde olup olmadığımızı kontrol etmeye ve gerekli düzeltmeleri otomatik tarzda yapmamıza imkan veren hayatî reflekslerimizdir. Bu soruları sorarken; ailemiz, şirketimiz ve üstlendiğimiz tüm rollerimiz bakımından kendimize "minimum yasası"nın denge arayışında olduğumuzu okuyucularımız hatırlamış olmalıdır.
Şimdi bir işte veya hayatımızın bir dönemi için hedef belirlemenin ne olduğunu ve nasıl yapılabileceğini basit bir örnekle açıklayalım:

- Satış üzerinden prim alan bir satışçı olduğumuzu farz ediyoruz. Bütün geçim kaynağımız alacağımız prim olduğuna göre öncelikle bir yılda ne kadar paraya ihtiyacımız olduğunu tespit etmeliyiz. Bunu yaparken bilgimizi, tecrübemizi, imkânlarımızın ve ihtiyaçlarımızın neler olduğunu düşünmeliyiz. Seçeceğimiz hedef hem yeteneklerimize, hem de ihtiyaçlarımıza uygun olmalıdır. 
- İlk adım: Bu yıl kaç paraya ihtiyacım vardır? Sorusunu sormak ve gerçekçi bir hesap yapmak lâzımdır. Meselâ 12 milyar liraya ihtiyacımız olduğunu, bu kazancı elde etmek üzere çalışacağımızı kabul edelim. Sonra sırasıyla şu hesapları yapalım:
- İkinci adım: Yıllık hedefimizi 12'e bölerek aylık hedefimizi bulalım: 12 milyar TL / 12 = 1 milyar TL,
- Üçüncü adım: Aylık hedefi 4'e bölerek haftalık hedefimizi bulalım: 1 milyar / 4 = 250 milyon TL,
- Dördüncü adım: Haftalık hedefimizi 6 iş gününe bölerek, günlük prim kazancı hedefimizi bulalım: 250 / 6 = 41.6 milyon TL günlük prim kazancı sağlamalıyız. Satış yaptığımız her mal başına 10 milyon lira prim alıyorsak, her gün 41.6 / 10 = 4. en az dört mal satmalıyız.
- Son adım: Günde sekiz saat çalışmayı düşünüyorsak her iki saatte bir satış gerçekleştirmeliyiz. Buradan hareketle satış saatlerinden çalarak geçirdiğimiz her saatin bize beş milyon lira maliyeti olduğunu düşünebiliriz...

Bunun gibi;
- Bir toplu konut projesini iki yılda bitirmeyi plânlamış ve karar vermiş isek, artık işlerin bir teknik akış sırası vardır. Her işin başlama ve bitiş zamanı bellidir. Proje gereği dökülecek beton miktarı mühendislerce hesaplanmıştır. Bugün beton dökülecektir demek hedef olmaz. O bir iştir. Her gün 300 m3 beton  dökmek bir hedeftir. Şantiye şefinin günlük programında yer almalıdır.
 
Aynı mantıkî adımları atarak:
- Gazete satışını yıl sonunda X rakamına yükseltmek için, her gün Y sayısında abone artırmak bir hedeftir,
- Atölyede bir günde servis verilen araç sayısını  S sayısına yükseltmek,
- Polikliniğe mürâcaat edenlerin sayısını H rakamına ulaştırmak,
- İmâlâtta hatâ nispetini on binde bire indirmek,
- Bugün 20 yabancı kelime ezberlemek,
- Kitap okumak değil, kitâptan K bahsini incelemek, öğrenmek,
- Şirketin Stratejik Değişim Raporunu öngörülen içeriğe sâdık kalarak, üç ay sonunda, basılı olarak teslim etmek, bu maksatla her hafta bir bölümü tamamlamak.
- Üst yöneticilerin tamamını finans analizleri konusunda üçer günlük eğitimden geçirmek ve en önemli beş rasyoyu bizzat hesaplar ve yorumlar olmalarını sağlamak. 
Bunların hepsi birer hedeftir ve ölçülebilir.
Bu yazdıklarımız herkesin mesleğine ve işine göre tespit edeceği hedeflerine misâl olabilir. Bu şekilde günlük hedefler tespit edildikten sonra, en ehemmiyetli işi ele alarak (hoşumuza gitmese bile) günlük çalışmamıza başlamalıyız. Hoşumuza gitmeyenleri tehir etmeye başlarsak, bunun sonu gelmeyecek ve yığılacaktır. Şu halde birinci hedefe erişilmeden, ikinci sıradaki daha ehemmiyetsiz olana geçmeyeceğiz.
İş ortamındaki görevimizle alâkalı öncelikleri kendi başımıza tespit edemeyiz. Bunlar ya kurum kültürü ile veya şirketin prensipler dosyası veya uygulama talimatlarıyla belli edilmiştir. Bu öncelikler çalışanın kendi üstü ve iş arkadaşlarıyla veya yönetim kurulunda, patronla karşılıklı görüşülerek tespit edilebilecek hususlardır. Çalışanların neyin daha önemli olduğu hakkında açık seçik bir ortak fikre sahip olmamaları yüzünden, kuruluşlarda israf edilen zaman ve çabanın maliyetini bir düşünsek! Bu husus Altıncı bölümde yetki devri incelenirken ayrıca ele alınacaktır. 
Değişik işyerlerinde çalışmış ve en üst görevler üstlenmiş bir dostumuz, hep başarılı olmasının sırrını şöyle açıklamıştı; "En yakın çevremden başlayarak, astlarıma ve âmirlerime dâimâ açık oldum, anlattım, dinledim. Kendimi ve özelliklerimi, kıymet hükümlerimi açıkladım, şeffaf oldum. Beni her şeyimle tanıdılar, çekinmediler, korkmadılar. Onların da böyle yapmalarını tavsiye ettim, onlarla yoğruldum. Bu dâire zamanla genişledi ve iş çevrem aynı değerler etrafında bir hamur homojenliğiyle bütünleşti. Böyle olunca, her organizasyonu mâlül bırakan haset ve kıskançlık benim kuruluşumda olmadı. Kimse kendini öne çıkarma huysuzluğuna düşmedi. "Ben" kalmadı. "Biz" olduk, başardık." Bu misâl bir işyerinde çalışan insanlarda paylaşılan değerlerin(şirket kültürünün) ne kadar önemli olduğunu vurguluyor.
Bu maddede kişisel bazda hedef belirlemeyi inceledik. Acaba kuruluşlarda, şirketlerde zamanı ve diğer tüm kaynakları tahsis ederken önceliği neye göre tesbit edeceğiz? Bunun kolay, basit bir yolu yok mudur? Şimdi onu görelim.

60. Pareto Analizi
------------------

Halkın vazgeçilmez ihtiyaçlarını karşılamak durumunda olan bir idârenin, binlerce çalışanı, ortağı olan bir kurumun,  her gün on binlerce talep ve mesele ile meşgul olduğunu göz önüne getirelim. Bu yöneticilerin asıl konuya değil de, teferruâta takılarak, ıvır zıvırla, gafletle zamanlarını ve enerjilerini hebâ edip, başarısız olmak riskleri her ân mevcuttur.
Bu olayı bir aile veya ferd plânında da düşünebiliriz. Sınırlı bütçemizi, bir ay içinde hangi mal ve hizmetleri satın almak için sarf edeceğiz? Âcil ihtiyâcı olan bir sobayı satın almak niyetiyle mağazaya girip, tezgâhtarın ballandıra ballandıra pazarladığı bir av tüfeğine bütün parasını yatıran kimsenin  iyi tercih yaptığını, bütçesini doğru kullandığını söyleyemeyiz.
Zaman para olduğuna göre, harcarken tamamen tedbirli bir tüccarın davranışı içinde olmamız gerekmektedir. Zamanımızı en kârlı alternatif için harcamalıyız. İşimizle ilgili olarak ölçülebilir, maddî hedefler arasından en doğru alternatifin hangisi olduğunu ayırt etmek için, İtalyan iktisatçısı Vilfredo Pareto tarafından geliştirilen bir tahlil yönteminden faydalanabiliriz.
Araştırmalar, insanların büyük rakamlarla uğraşmak yerine, küçük ve yuvarlak rakamlarla uğraşmaya daha meyilli olduğunu göstermiştir. Her gün pazarcıyla, hamalla 500 bin lira için pazarlık ederiz. Fakat yirmi milyarlık arabayı satın alırken aynı hassasiyeti göstermeyiz. Yöneticilerin ve patronların çoğu tasarruf yapmak için; tuvalet kağıdı sarfiyatının azaltılması, ampullerin söndürülmesi, muslukların sıkılması, tebrik kartı gönderilmesinin veya telefon kullanımının kısılması üzerinde dururlar. Ama şirketin trilyonluk gider bütçesinin tek başına yarısını veya üçte birini teşkil eden ana kalemlerde nasıl tasarruf edeceklerini düşünmeye pek az zaman ayırırlar.
Böylesi yanlışlara ve acemiliklere düşmemek için aşağıdaki işlemleri sırasıyla izleyelim:
- Şirketin bütün gider kalemlerini alt alta yazalım. Kolaylık bakımından aynı türden masraflar bir grup teşkil edecek şekilde kümelendirilmelidir. Meselâ çeşitli hammaddeler kullanılıyorsa, bunların toplamı hammadde grubu içinde yer almalıdır.
- Masraf listesinde(gider bütçesinde) her kalemin karşısına tutarını yazalım,
- Liste tamam olduğunda toplamını alalım. Yani gider bütçemizin toplam rakamını bulalım.
- Her masraf kaleminin toplam gider içindeki % payını hesaplayıp ikinci bir sütuna yüzdesini(%) yazalım.
- Sonra da en büyük yüzdeye sahip olan maddeleri en başa yazarak, aşağı doğru azalan yüzde sırasına göre yeni bir cetvel yapalım.
- En başta en yüksek yüzdeli masrafımız bulunmaktadır. Bundan başlayarak, 2., 3. vs. sıradaki yüzdeleri kümülatif şekilde toplayarak ilerleyelim.
- Kümülatif yüzdenin %80 olduğu maddede duralım. Bu madde 40-50 kalem masraf listesinde muhtemelen ilk 5-10 arasında bir yerdedir. Deneyiniz. (Denemelerimiz fizikî girdi alımları, ücret ödemeleri ve bankalara ödenen faizlerin ilk sıralarda yer aldığını ve bu üç kalemin genel gider toplamı içinde üçte iki veya daha fazla pay aldığını göstermiştir).
- Şimdi mükemmel bir kılavuz edinmiş oldunuz.
- Giderlerinizin %80'ini teşkil eden o birkaç kalem üzerinde kafa yorun. Tasarrufun manivelası oradadır. 
Tasarrufa yönelenler böyle bir cetveli incelediklerinde, önce satın alma, malzeme ve işçilik masrafları ile yatırımların kontrolüne özen göstermeleri gerektiğini hemen anlayacaklardır. Damlayan muslukların kısılması, kırtasiye alımının durdurulması gereklidir ama, bir işletmeyi ayağa kaldırmaz. 
İşte bu gibi genel temayüllerden ve yanlışlıklardan hareket eden İktisatçı Pareto yaptığı araştırmalarla, idârecilerin bir ân dahî hatırlarından çıkarmamaları gereken ve dikkatlerini hep ana meseleler üzerinde yoğunlaştırmalarını sağlayan aşağıdaki genellemeyi yapmıştır:
Normal dağılımda faktörlerin en önemli % 20'si sonuçların % 80'ini, sonra gelen % 30'u sonuçların % 15'ini, geri kalan % 50'si ise sonuçların % 5'ini tayin etmektedir. Bu kural kısaltılmış olarak 80/20 kuralı olarak ta anılmaktadır.
Pareto analizinin kullanış sahası oldukça geniştir. Sebep ve sonuçların rakamlarla ifâde edilebildiği veya edilemediği birçok sahada başarıyla kullanılabilir. Yeter ki sebeplerin(yukarıdaki misalde olduğu gibi masraf kalemlerinin) iyi bir dökümü yapılsın ve sonuçlarla bağlantı kurulsun.
Ticârette ciromuzun %80'i, müşterilerimizin %20'i ile gerçekleşiyorsa bu ne demektir? Enerjimizin, paramızın %20'sini harcayarak, sonucun %80'ini alabiliriz demektir. Şu hâlde ciromuzu yükseltmek için, hangi müşterilerimizle işlerimizin geliştirileceği belli olmuştur, öncelik vermek için daha ne bekliyoruz?
Dr. M. Lokmanhekim'in enteresan bir konferansını dinlemiştik;  F-16 uçaklarının, 75 bin parçadan oluştuğunu, bu parçaların %90'ını yerli olarak yapabildiğimizi ve bunun uçak değerinin ancak % 10'u sağladığını, geri kalan az sayıda elektronik ve optik cihazın sayıca %10  olmasına karşılık, değerin %90'ı teşkil ettiğini bildirmişti. Pareto prensibine göre düşündüğümüzde, mâli sonucun %90'ının,  sebeplerin sâdece %10'u tarafından gerçekleştirildiğini anlıyoruz. Demek oluyor ki, 75 bin parçada tasarruf yapmak için çaba sarf edileceğine, maliyetin %90'ını oluşturan yedi bin parça üzerinde çalışılırsa, az gayretle büyük sonuç alacağız.
Haziran 1996 sonlarında Lyon'da toplanan dünyanın en zengin sekiz ülkesinin liderleri arasındaki müzakereleri yorumlayan Euro News televizyonu, "fakirlik sınırının altında yaşayan ve dünya nüfusunun yarısını teşkil eden insanların, dünya gelirinin  sâdece %5'ni tükettiklerini, zenginlik sınırı üstündeki %20 nüfusun ise dünya toplam gelirinin %80'nini  harcadığını" duyuruyordu... Burada da Pareto Analizinin değişik bir yorumunu görüyoruz.
Her kademedeki yöneticiler Pareto Analizi uygulayarak kendileri için ip uçları bulabilirler, zamanlarını ve enerjilerini, paralarını önemli işler için kullanıp, personelini de verimli konulara yönelterek başarılı sonuçlar alabilirler.
Özetle: Bir faaliyette netîcenin % 80'ni, sebeplerin % 20'si tarafından belirlenmektedir. Yönetici az sayıdaki bu sebepler üzerinde durarak, sonuçların büyük kısmını kontrol ve ıslâh edebilir. Biz de bütün zaman, enerji ve düşüncemizi bu faktörler üzerine teksif etmeliyiz.
80/20 kuralını ihmal eden yöneticiler, tükenme noktasına çok çabuk erişirler! Bu konu için 8. Bölüme bakınız.

61. Öncelikler Sisteminin Beş Faydası
-------------------------------------

Hepimizin hayatımızda hazırlıksız yakalandığımız, ne yapacağımız konusunda belli bir önceliğe sahip olamadığımız için karar veremeyip, kaçırdığımız fırsatlar olmuştur. "Eğer o gün evet deseydim, İhlâs Yuvada bir dairem olacaktı. Şimdi artık gücüm yetmez" pişmanlığının altında, otomobil ile evden  hangisine öncelik tanıyacağını bilmemek var. "Arkadaşıma uyup kolaydan işe atılacağıma,  sabredip okudum. Bugün bir yabancı dilim ve mesleğim var" sevincinin altında,  uzaktaki büyük hedefe ulaşmak önceliği yatıyor. Annemin / babamın beğendiğine evet dedim, çok mesûdum. Bana kalsa bir aşüfteye takılırdım" ifâdesi, ataya teslîmiyet hükmünü yansıtıyor. "İlk görevimde sebat etseydim, bugün önemli bir mevkîim olacaktı" derken, kolay ve hemen erişilecek  olanı, uzakta, zahmetli ve mihnetli olana tercih ettiğimizi söylüyoruz.
Büyüklerin nasîhâtleriyle, terbiyesiyle yoğrulmuş olanlarda, kıymet hükümleri şuûr altına yerleşiyor. Hayatın akışı içinde her ân değişik şekilde gelen fırsatlara, bu ölçülere göre tepki gösteriyorlar. Evet / hayır tercîhinde bu ölçüleri şuur altında taşıyanlar, hiç bir tereddüde kapılmadan, tercihlerini otomatik olarak yapıyorlar, kazanıyorlar. Neye öncelik tanınacağı hakkında bir ânlık tereddüt göstermenin, bâzen  ömür boyu faturası ödenebilir.
Bunlar gibi sayısız fırsatlar her ân geliyor ve onlardan birini bilerek veya bilmeyerek seçiyoruz. Kıymet hükümleri olanlar ne yapacağına karar veriyor, tercîhini sevki tabiî olarak yapıyor, kazançlı çıkıyorlar. Değerlerini(önceliklerini) bilmeyenler rasgele yaşıyor veya tereddütlerle ve pişmanlıklarla dolu bir hayâta dûçar oluyorlar. Bunları beş fayda altında tasnif edebiliriz:
- İlk faydası: âcil durumlarda, derhal hareket etmeyi sağlar. Hava basıncı düşen bir uçakta, pilotun ilk yapacağı şey kendine ve ekibine yeterli oksijeni temin etmektir. Hemen ardından yolcularını îkâz edip, oksijen maskelerini takmalarını sağlamaktır. Sonra da, teneffüsün kolayca yapılabileceği bir irtifâya kadar uçağı alçaltmaktır. Âcil vak'ada bir doktorun ilk müdâhalesi kalbi çalışır tutmaya yöneliktir. Bürolarda gördüğümüz "yangında ilk kurtarılacak" işâretleri, dar zamanda paniğe kapılmadan, en önemli olanları seçebilmek içindir. Görüldüğü üzere, öncelikler sistemi belli olduğu takdirde, herhangi bir kimse, her defasında düşünmeye gerek kalmadan, gerekli kararları alıp, uygulamaya koyabilmektedir.
- İkinci faydası: bir teklif veya taleple karşılaşıldığında, prensip kararını hemen vermeyi sağlar. Hangi sahalara yatırım yapacağını tespit etmiş bir şirkette, gelen bir teklife evet veya  hayır cevabı hemen verilebilir. Evet cevabı mutlaka yapılacak anlamı taşımaz. Ama "prensip olarak bu iş bizim ilgi alanımıza girmektedir. Ancak, yatırımın olabilirliği anlaşıldıktan sonra uygulanacaktır" anlamına verilmiş bir karardır. Şartlar uymaz ise reddedilebilir. Ama kesin hayır denilmesi gerekiyorsa, bu başlangıçta  söylenerek, boş yere kendimizi de, başkasını da meşgûl etmeyiz.
- Üçüncü faydası: bir fırsatı fark etmeye ve yakalamaya yarar. Bir şirket ihracât yapıyorsa(yapmak konusunda kararlıysa), Ticâret Odasını ziyâret eden yabancı heyet ilgisini çeker. Toplantısına katılmak için hemen harekete geçer. İhracât işi hakkında bir hükmü yoksa, bakar geçer. İki yıllığına yurt dışına staja gitme kararını hemen verebilen bir asistan arkadaşım, emsallerinin önüne geçmişti. Zirâ o böyle bir fırsat doğduğunda, evinden uzak kalmayı  önceden göze almıştı.
- Fırsatı fark etmek ve yakalamak eyleminin altında, dikkatle incelendiğinde, karar alınmaktadır, yetki kullanılmaktadır ve risk üstlenilmektedir. Yetki devri konusuna ileride geniş olarak temas edeceğiz.
- Dördüncü faydası: yatırımları zaman içinde daha dengeli yapmaya yarar. Şirketin büyüme hedefleri ve öncelikleri belli ise, şıpsevdi projelerle eleman ve zaman öldürülmez. Medya sektöründe ilerlemek tercihimiz ise, gazete ve yan yayınları rayına oturttuktan sonra, bütünleyici özelliği dikkate alınarak, haber ajansı kurmaya yatırım yapılabilir. Sonra kurulu altyapının üstüne bir televizyon şirketi binâ edilebilir. Böylece yatırımlar sağlıklı bir şekilde hem derinlik, hem çap kazanır. Aksine bir misal verelim; Kimya sektöründe faaliyet gösteren bir şirketin, tamamlayıcı özellikleri düşünülerek ilâç sanayiîne girmesi isâbetli olabilecektir. Ama bir deniz filosu yatırımına girişirse, hiç bir müşterek altyapısı ve tecrübe birikimi olmadığı için, mâcerâ aramak veya hovardaca para harcamakla îzah edilebilir...
- "Ailem çalışmalarıma benimle aynı önemi verir ve istikbâlim hakkında aynı düşünür. Eve çok erken gelip, ilgilenmediğim konulara kapımı kapatmama kızmazlar. Tâtilimi istediğim tarihlere programlarım ve bütün işlerimi projelerimi gerçekleştirecek şekilde sıralarım." Bir serbest meslek erbâbının başarısını îzâh ederken kullandığı bu ifâde, kıymet hükümleri oturmuş bir ailede, tasavvurların nasıl üst üste  eklendiğini ve yıllar süren bir başarı grafiğine dönüştüğünü gösteriyor.
- Beşinci faydası: değerleri(öncelikleri) belli olan insan şahsiyetlidir. Dünyayı ve olayları yorumlama imkânına sahiptir. Hayâtının anlamı vardır. Etrafımızdaki mutsuz insanlara bakalım; Kıymet hükümleri teşekkül etmemiş, rüzgâr önünde gâh o yana, gâh bu yana savrulan yapraklar gibidirler. Her hareket korkutur, her olay ürkütür. Kararsız ve tedirgindirler. Güvenemezler, güven de veremezler.

62. Önceliklerin Yer Değiştirmesi
---------------------------------
 
İşyerinde en fazla karışıklığa sebep olan zaman hırsızlarından birisidir. Böyle bir yerde çalışmak "Kriz Kulübü"ne üye olmak gibi bir şeydir. Önceliklerin yer değiştirmesi o işyerinin çok hareketli olduğunun bir göstergesidir. Yönetim, meseleler veya fırsatlar karşısında hızlı hareket etmek çabasıyla, kurumun enerjisini duruma göre bir cepheden diğerine kaydırır. Bâzı kişiler açısından bu çok heyecan verici ve gerçek bir âciliyet olabilir. Ama bu kaydırmaların ve yeni başlangıçların bir anlamı ve amacı varsa. Böyle bir amaç görmüyorlarsa, insanlar bir oraya bir buraya çekiştirildikleri duygusuna kapılırlar. Böylesi durumlara henüz haftanın krizi(günün, ayın, yılın, vb. krizi de olabilir) çözüme kavuşturulmadan insanların başka bir krize yöneldikleri zaman rastlanmaktadır.
Smith(1998, s.43) Öncelikleri değiştirmenin sonuçları üzerine bilimsel deneyler yapıldığını bildirmektedir. "Bilim adamları fareler üzerinde belirli seslerin, kokuların ve işlemlerin, onlara istedikleri yiyeceği sağladığı çeşitli deneyler yapmışlardır. Fareler gerekli işlemleri öğrendiklerinde, istedikleri yiyeceğe ulaşabiliyorlar, bunun sonucunda son derece sağlıklı ve mutlu fareler meydana geliyordu. Fakat fareler bu mutluluğa eriştiğinde, bilim adamları kuralları(öncelikler sıralamasını) değiştirmeye başlıyorlardı. Her zamanki işlemlerin istenen sonuçları getirmediğini gören fareler, yeni işlemleri öğrendiklerinde kurallar yine değiştiriliyor ve her defasında sil baştan başlamak zorunda kalıyorlardı. Bu şekilde birçok değişiklikten sonra, farelerin ilk tepkileri huysuzluk çıkarmak ve birbirlerine karşı kötü davranmak yönünde oluyordu. Sonra, bozgun duygusu en üst düzeye ulaşınca, hiçbir şey yapmadan oturuyorlar, hatta ölüyorlardı.
Ne bizler fareyiz, ne de iş ortamımız bu kadar aşırı kurcalanıyor. Ama yine de birtakım ilginç benzerlikler yok değildir. Bu tip öncelik değiştirmeleri sizde bozgun duygusu meydana getiriyorsa, hemen yöneticinize danışın. Önemli olan, bulmak istediğiniz anlayış ve duruma nasıl uyum sağlayıp üretken olabileceğinizdir. 
Aslında yapılacak şeyler basittir: Kaçabilirsiniz(çıkın gidin, yeni bir iş bulun, hiçbir şey yapmadan oturun, hattâ ölün) ya da uyum sağlayabilirsiniz. Önceliklerin değişken olduğu bir iş ortamında büyük ihtimalle çok az kontrol sahibisinizdir ve tek çare kendinizi akıntıya bırakmanız ya da uyum sağlamanızdır".

63. Öncelikler Yoksa Anarşi Vardır!
-----------------------------------

Bu örneklerden anlaşılıyor ki, öncelikler sistemi belli olmayan insanın(bu bir şirket de olabilir) hayâtı, okyanusta pusulasız yol alan gemiye benzer. Her ân fırtınada alabora olma veya bir kayaya oturma tehlikesi içindedir. Aklımız, bilgi ve tecrübeden hareketle, uzun vâdede kazançlı çıkacak tercihleri yapmak yolunda bize en büyük lütuftur. Zekâmız da kısa dönem fırsatlarını yakalamak ve pratik sonuç almak için emsalsiz bir aracımızdır. Her ikisi de kıt kaynaklarla çevrili bir dünyada, cüzî irâdemizi  nasıl kullanacağımıza ve hangi kararları alacağımıza yardımcı olmaktadır.      
Yukarıda eğitim, terbiye, hukuk, din, kültür, şahsiyet(kişilik) için söylediklerimizin  hepsi ferd ve cemiyetin kıymet hükümleri ile alâkalıdır ve medeniyetin yapı taşlarıdır.  Bunlar olmaz ise, fertlerin ve cemiyetlerin nasıl bir kargaşa ve cinnet içine düştüğünü görüyoruz. Kıymet hükümleri tahrip olursa anarşi doğuyor. Bir binadaki taşların nisbetlerini(önceliklerini) değiştirirsek yıkılıyor. Bu ister ferd, ister aile ve daha büyük cemiyet çapında olsun geçerlidir. Binâenaleyh, doğumdan ölüme kadar hayâtımızın bir kıymet bütünlüğü içinde, yaşamaya değer olması bakımından doğru tercih yapmak zorundayız. Diğer bir ifadeyle denge ve başarı hattında ilerlemeliyiz.  Denge ve başarı hattında ilerlemek ihtiyaçlarımızın birini diğeri uğruna feda etmeden ömür sermayemiz içinde bütünleştirmek imkânını verir. Ama kendimizi âcil baskısından kurtarabildiğimiz ve gayretle, sebatla hayata bütün olarak  baktığımız takdirde, muvaffak olacağımızı bilmeliyiz. 
Hayat bir maraton gibidir. Çıkış ânındaki atletlerin nisbetleri zamanla değişir, blok hâlde koşulmaz. Kısa sürede birileri öne çıktı diye telâşa kapılmamalıdır. Anlık çıkışlar ve birkaç dakika önde koşmak, sonucu garanti etmez. Başarılı atlet, ipi ilk göğüsleyen olmak için enerjisini ve tüm kabiliyetlerini seferber eder, etrafını süzer. Yarışı(mesafe, güzergâh, rakiplerin nefesi, psikolojisi, kendi özellikleri olarak) tercüme eder ve çizgisini, hızını ayarlar. Yarış esnasında önde veya arkada görünmenin bir anlamı yoktur.
Hayatta çektiğimiz sıkıntıların çoğu, sözünü ettiğimiz ihtiyaçlarımızdan birini, diğerlerini kaybetme pahasına karşılıyor olmamızdan kaynaklanmaktadır.  26-28. maddelerde verdiğimiz misallerdeki gibi, bir zaman sonra dönüp baktığımızda, hayatımızın ihmal edilmiş önemli alanlarını fark ederiz, ne kadar zaman ve  ne muazzam enerji yatırdığımızı kavrar, "Yaptığım iş, ürküttüğüm kurbağaya değmedi" diye üzülürüz. Başarılı bir şirketin patronu, ünlü bir politikacı, kıvrak bir sporcu olabiliriz. Ama yetmez. Bunların yanında sevgi dolu bir eş, vefâlı bir evlât, müşfik bir ebeveyn, aydın bir kişi, faziletli bir insan da olabilmeliyiz. Dürüst ve tutarlı yaşamalıyız. Evini ve sosyal ilişkilerini berbat etme pahasına sağlanacak başarı  dengeli değildir ve mutluluk getirmez. 
Dengeli bir hayat yaşamanın farkında olan bâzı kimseler  vardır. Ama onlar da ihtiyaçlar arasında parçalandıklarını hissederler. Ayırdıkları zaman ve gösterdikleri ilgi kısıtlı olduğundan, birbirleriyle çelişen ve rekabet eden eylemler hâline dönüşür. Hep şuur altında zamanımız kısıtlı diye baskı duyduğumuz takdirde,  bunu bir rolde harcamak, diğer bir role zaman bulamamak anlamına gelir. "Kazan-kaybet" durumudur bu; bir rol kazanır, ötekiler kaybeder. Böylece hep kendimizle rekabet halinde oluruz.
Maalesef eğitim sistemimiz ve bâzen aileden gelen terbiyemiz(değerlerimiz) bizi daha erken yaşlardan itibaren,  hayattaki görevlerimizi bu şekilde birbirinden ayrı "bölmeler" olarak görmeye hazırlamıştır. İşteki rolümüzü, evdeki rolümüzden tamamen ayrı gördüğümüz gibi, bu iki rolü kişisel gelişim ya da toplum hizmeti gibi alanlardaki rollerimizden de ayrı değerlendiririz. Rolleri bu şekilde bölmelere ayırma, karakterimize de yansır. İşimizde büründüğümüz karakter, evdeki karakterimizden bir şekilde ayrıdır. Özel hayatımızdaki davranışımızın, cemiyet hayatımızda yaptığımızla ilişkisi yoktur.